Servetten vergi alınmalı
ve
“aşırı kâr vergisi” getirilmelidir.

Türkiye’de devletin harcamaları her geçen gün artıyor.
Fakat topladığı mevcut vergiler bu yükü karşılamaya yetmiyor.

Bunun sonucunda ortaya çarpık bir vergi sistemi çıkıyor.

Vergi yükünün çok büyük bir kısmı;
KDV, ÖTV, MTV, harçlar ve benzeri dolaylı vergiler üzerinden milletin sırtına bindirilmiş durumda.

Bunun yanında ücretliler daha maaşlarını ellerine almadan vergileri kaynağında kesiliyor.

Devlet,
topladığı vergiler harcamalarına yetmeyince sürekli borçlanmaya gidiyor.

Bütçe, Borç-Faiz Sarmalında can çekişiyor.

Sonuçta ortaya;
üretimden çok borcun çevrilmesine odaklanan, toplumun geniş kesimlerinin sürekli vergi baskısı altında kaldığı bir yapı çıkıyor.

Diğer yandan çok büyük servet birikimlerinin önemli kısmı vergilendirilemiyor.

Çünkü ne zaman servetten vergi alınması gündeme gelse, Türkiye’de hemen geçmişin acı hadiseleri hatırlatılıyor.

Özellikle Varlık Vergisi sürekli gündeme taşınıyor.

Lakin artık bu hatırlatma, sağlıklı bir vergi reformu tartışmasını engelleyen psikolojik bir bariyere dönüştü.

Artık bu hatırlatmalar, bazı çevreler tarafından bir çeşit “önleyici saldırı” mekanizması gibi kullanılıyor.

Servetin vergilendirilmesi konuşulmaya başlanır başlanmaz,
daha teknik detaylar bile tartışılmadan
toplumun önüne hemen geçmişin korkuları sürülüyor.

Böylece vergi reformu fikri daha doğmadan bastırılıyor, kamuoyu psikolojik olarak bloke ediliyor.

Bunun sonucunda ise sistem değişmiyor; vergi yükü yine ücretlinin, esnafın, tüketicinin ve orta direğin sırtına kalıyor.

Oysa burada yapılması gereken iş bellidir.

Öncelikle “varlık” kavramı yeniden tanımlanmalıdır.
Çünkü her varlık aynı değildir.

Üretim yapan sermaye
ile
atıl servet birbirinden ayrılmalıdır.

Fabrika kuran, teknoloji geliştiren, üretim yapan, istihdam sağlayan, ihracat gerçekleştiren üretken sermaye
ile
üretime dönmeyen, yalnızca servet biriktirme ve rant üretme aracı haline gelen atıl servet aynı kategoride değerlendirilemez.

Bugün Türkiye’de en büyük sorunlardan biri budur.

Çünkü birikmiş büyük servetler,
paradan para kazanma mekanizmaları sayesinde
üretime yönelik sermayenin bile önüne geçmiş durumdadır.

Yani fabrika kurup üretim yapan, istihdam sağlayan, risk alan girişimci
ile
yalnızca mevcut servetini finansal araçlar, rant alanları ve spekülatif mekanizmalar üzerinden büyüten yapı arasında ciddi bir makas oluşmuştur.

Bu nedenle devletin önce şeffaf, net, denetlenebilir ve adil tanımlar yapması gerekir.

Hangi unsurun üretken sermaye, hangisinin atıl servet olduğu açık şekilde belirlenmelidir.

Bu süreç tamamen hukuk çerçevesinde, ölçülebilir kriterlerle ve herkes için eşit uygulanacak biçimde yürütülmelidir.

Bundan sonra ise üretken sermaye korunmalıdır. Hatta mümkün olduğunca teşvik edilmelidir.

Ama atıl servet mutlaka vergilendirilmelidir.

Tüm bunların yanı sıra “aşırı kâr vergisi” de mutlaka gündeme gelmelidir.

Çünkü ekonomik kriz dönemlerinde, milletin geniş kesimleri fakirleşirken bir avuç insanın olağanüstü ölçülerde zenginleşmesi kabul edilemez.

Burada mesele,
krizlerin ve sistemsel bozulmaların ürettiği aşırı servet yoğunlaşmasını dengelemektir.

Devlet, vatandaşları arasında makul bir servet dengesi oluşturabilmelidir.

Servetten alınacak vergiler sayesinde dolaylı vergiler düşürülebilir.

KDV ve ÖTV yükü azaltılabilir.

Eğitim, sağlık, bilim ve sosyal destek fonları güçlendirilebilir.

Ücretlilerin üzerindeki ağır vergi baskısı hafifletilebilir.

Böylece hem ekonomik canlılık hem de toplumsal denge birlikte sağlanabilir.

Geçmişin kötü hatıraları, gerekli vergi reformlarını sonsuza kadar engellemenin aracı haline getirilmemelidir.

İnsanlar kaza yapabilirler. Ancak kaza yaptılar diye araç kullanmaktan vaz geçmezler.

Bir daha aynı kaza olmasın diye tedbir alırlar.

O kadar!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir