Bankalar Uçuyor Ama Vatandaş Nefes Alamıyor!

Kasım 2025 verilerine göre Türk bankacılık sektörü, tarihinin belki de en yüksek kâr rakamlarına ulaştı. BDDK’nın yayımladığı verilere göre bankaların dönem net kârı 842 milyar lirayı aşmış durumda. Aktif büyüklük 45 trilyon liraya dayandı. Krediler ve mevduatlarda ciddi artış var.

Hülasa, kâğıt üzerinde tablo çok parlak. Sermaye yapısı, sağlam. Takibe dönüşüm oranı, düşük. Sermaye yeterlilik oranı, yüksek…

Lakin dışarı çıkıp bir lokanta esnafına, bir maaşlı çalışana, bir gence, bir emekliye sorsanız, bu parlaklık onların hayatına hiç yansımıyor.

Peki neden?

Çünkü bu kazanç, emeğin ve üretimin karşılığı değil.

Bu kazanç, yüksek faizli borçlanmalardan geliyor.

Bu kazanç, enflasyon karşısında eriyen mevduatların, Borca Dayalı Para Sistemi (BDPS) ile karşılıksız olarak artmasından kaynaklanıyor.

BDPS ile karşılığı olmadan para yaratılıyor yaratılmasına ama bu para faiz talep ediyor. İşte size bankaların kârı. Faizler!

Kısacası bu kazanç, vatandaşın sırtından kazanılan haksız para! Kanuni olabilir ama ne adil ne de ahlakidir. Bir zulümdür.

Bankalar, bugün itibarıyla Türkiye’deki toplam servetin çok büyük bir bölümünü ellerinde tutuyor. Ancak bu servetin önemli kısmı reel sektöre gitmiyor. KOBİ’lere açılan krediler kısıtlı, yatırım yapmak isteyen sanayici ise yüksek faiz sarmalında çaresiz.

Hükümet düşük faizle üretimi artırmaya çalışırken, BDPS piyasada tam tersi bir baskı kuruyor.

İşte bu sistemsel çelişki, Türkiye’nin kalkınmasını sekteye uğratıyor.

Bir yanda dış politikada çok kutuplu, dengeli bir vizyon izlenirken diğer yanda ekonomi politikaları Batı merkezli finansal normlara sıkı sıkıya bağlı kalıyor. Borca Dayalı Para Sistemi, saltanatını sürdürüyor.

Bu çift başlılık sürdürülebilir değildir.

Ekonomide çok modlu bir modele, hatta dış politikayla uyumlu çalışacak bir “Para Otoritesi”ne ihtiyaç var. Çünkü artık yalnızca enflasyonu değil, paranın mahiyetini de tartışmamız gerekiyor: Kağıt para mı, mal para mı, dijital varlık mı?

Türkiye ekonomisi kâğıt üzerinde büyüyor olabilir.

Ama bu büyüme, vatandaşa hayat pahalılığı, reel sektöre durgunluk, devlete ise vergi tabanının daralması olarak geri dönüyor!

Bankaların uçtuğu yerde vatandaşın nefes alamaması, artık sadece ekonomik değil ahlaki bir sorun hâline geldi.

Eğer bu uçurumu kapatamazsak, rakamlar ne kadar güzel görünürse görünsün, altı boş bir büyüme modeliyle karşı karşıyayız demektir. Buna da “fakirleştiren büyüme” denir.

Prof. Dr. Mete GÜNDOĞAN

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir