MİLLÎ GÖRÜŞ’ÜN BEKA MESELESİ
Son Muhasebe • Son Çağrı
7 – Gün Bugündür

Bu yazı dizisinin başından beri bir muhasebe yapmaya çalıştım. Kırmadan, incitmeden; fakat hakikati de örtmeden yazmaya gayret ettim. Çünkü inanıyorum ki hakikat bazen ağırdır, fakat onu söylememek, söylemenin yükünden daha ağır bir vebaldir.

Bu yedi yazı boyunca Millî Görüş’ün ne olduğunu, Erbakan Hocadan sonra yaşanan kırılmaları, ortaya çıkan dağınıklığı ve yeniden ayağa kalkabilmek için yapılması gerekenleri değerlendirdik. Bugün geldiğim kanaat açıktır: Türkiye tarihî bir eşiktedir; Millî Görüş ise kendi tarihi açısından daha da kritik bir eşiktedir.

Önümüzdeki dönem yalnızca bir seçim dönemi değildir. Millî Görüş açısından fikrî, teşkilatî ve stratejik bir varlık-yokluk sınavıdır. Eğer yeniden kendi bağımsız fikrî merkezini kuramaz, müşterek aklını oluşturamaz ve yeni nesilleri bu büyük ideal etrafında yetiştiremezse, zamanla kendi siyasetini üreten bir merkez olmaktan uzaklaşacak ve başkalarının kurduğu siyasi denklemlerin renklendirici unsurlarından birine dönüşecektir.

Bugün ihtiyaç duyulan şey, partilerin üzerinde, kurumların ötesinde, şahısların dışında; istişareyi esas alan, fikir üreten, kadro yetiştiren, dünyayı doğru okuyan ve Türkiye’nin önüne yeni hedefler koyabilen güçlü bir merkezdir.

Ancak asıl soru şudur: Bunu kim yapacak ve nasıl başlanılacak?

Yıllardır “birlik olalım” diyoruz. Fakat herkes birliği kendi bulunduğu yerde tarif ediyor. Her yapı, açık veya örtülü biçimde, “Herkes bizim çatımız altında toplanırsa birlik sağlanmış olur.” anlayışına yaklaşıyor. Bunun adı birlik değil, iltihaktır. Üstelik bunun bugüne kadar sonuç vermediğini de gördük.

Yıllardır meselelerin kapalı kapılar ardında konuşulması gerektiği söylendi. “Merkeze anlatın, dışarıda konuşmayın” denildi. Fakat birçok konu o kapıların arkasında kaldı ve mesafe alınamadı. Yine “Görev almadan konuşmak kolay; gel görev al” denildi. Oysa mesele herhangi bir partide görev alma meselesinden çok daha büyüktür. Aynı yöntemleri tekrar tekrar uygulayıp aynı sonuçları aldıysak artık yöntemi değiştirmek zorundayız.

Bugün sosyal medya ve dijital iletişim bunun için önemli bir imkân sunmaktadır. İnsanlar fikirlerini açıkça tartışabiliyor, kısa sürede geniş kitlelere ulaşabiliyor ve müşterek bir kanaat oluşturabiliyorlar. O hâlde Millî Görüş’ün geleceğine ilişkin büyük istişareyi neden mümkün olan en geniş katılımla ve şeffaf biçimde gerçekleştirmeyelim? Önce hep beraber geniş bir konsensus oluşturulabilir. Sonra başkanlar işi derinleştirebilir.

Benim bu konudaki fikrim şudur:

İlk adım yeni bir parti kurmak veya mevcut partilerden birini birlik merkezi ilan etmek olmamalıdır. Hiçbir partinin ve hiçbir kurumun hâkimiyetinde bulunmayan, fakat bütün kurumların destekleyebileceği bağımsız bir Millî Görüş İstişare ve Yeniden Yapılanma zemini oluşturulmalıdır.

Bu iş bir liderin şahsında başlamamalıdır. Millî Görüş camiasında güven ve itibarı bulunan, farklı dönemleri ve çevreleri bilen, makam ve mevki beklentisi taşımayan insanlardan küçük bir Çağrı Heyeti oluşturulabilir. Partiler ve Millî Görüş kuruluşları bu heyete isim önerebilirler. Heyetin görevi liderlik yapmak değil, istişare masasını kurmaktır.

Çağrı Heyetinin ilk cümlesi de şu olmalıdır:

“Biz kimseyi bir başka yapıya katılmaya çağırmıyoruz. Millî Görüşçülerin ve görüşü millî olanların dağılmış fikrî ve beşerî birikimini yeniden aynı masa etrafında konuşturacak bir zemin oluşturuyoruz.”

İşe buradan başlanmalıdır.

Önce kişiler değil, fikirler buluşmalıdır.

Kimse rozetini çıkarmak zorunda değildir. Fakat o masaya oturduğunda rozetini fikrinin önüne koymamalıdır.

Ardından geniş katılımlı bir Millî Görüş Büyük İstişare Süreci başlatılabilir. Türkiye’de ve Avrupa’da yüz yüze ve çevrim içi toplantılar yapılabilir. Eski kadrolar, gençler, teşkilatlar, hareketin dışında kalmış insanlar, akademisyenler, sanayiciler, esnaf, iş insanları ve meslek erbabı dinlenebilir. Hatta açık bir elektronik posta adresi oluşturularak herkesin görüş ve tekliflerini göndermesi sağlanabilir.

Bu istişarenin önüne:

“Mevcut gidişat nereye doğrudur?”

“Türkiye’nin ve dünyanın önündeki temel meseleler nelerdir?”

“Millî Görüş ve görüşü millî olanlar bugün bunlara ne teklif ediyor?” vb. gibi temel sorular konulabilir.

Ortaya çıkan görüşler şeffaf biçimde kamuoyu ile paylaşılmalı; daha sonra bunlardan yeni dönemin ihtiyaçlarına cevap veren kapsamlı bir millî program oluşturulmalıdır. Bu program da kamuoyunun görüşüne açılmalı, eleştiriler alınmalı, olgunlaştırılmalı ve nihayet müşterek bir gelecek programına dönüştürülmelidir.

Fikir ve program ortaya çıktıktan sonra uygulama kadroları konuşulmalıdır. “Önce başkanı seçelim, yetkiyi verelim, sonra da etkiyi görelim” yöntemi artık terk edilmelidir. Kadrolar önce ne yapacaklarını, hangi hedefe hangi yöntemle ulaşacaklarını ve hangi takvimle çalışacaklarını açıkça ortaya koymalıdırlar.

Sistem iyi kurulursa uygulama kolaylaşır.

Program belirginleşirse kadro kendisini gösterir.

Kadro ortaya çıkarsa liderlik de doğal olarak oluşur.

İşte siyasetin devreye girmesi gereken yer burasıdır.

Kim bu işi samimiyetle başlatırsa ona yardımcı olalım. Bir parti başlatır, bir kurum ev sahipliği yapar veya güvenilir birkaç kişi çağrı yapar; bunun şekli ikinci derecede önemlidir. Tek şart şudur:

Kimse “Benim etrafımda birleşin” demesin.

Herkes “Gelin, hepimizin üzerinde birleşebileceği doğru zemini birlikte kuralım” desin.

Benim tavsiyem budur. Daha pratik ve daha doğru bir yöntem aynı sonuca ulaştıracaksa ona da razıyım. Mesele benim teklifimin kabul edilmesi değil, doğru neticenin alınmasıdır.

Kısacası, önce bize bir Medine ve üzerinde ittifak edeceğimiz medenî fikirler lazımdır.

Kim bu büyük yürüyüşü samimiyetle başlatacaksa, kim şahısları değil ilkeleri merkeze koyacaksa, kim istişareyi gerçekten işletecekse, kim yeni nesiller için bir fikir ve medeniyet seferberliği başlatacaksa; “benim adamım-senin adamın” demeden ona omuz vermeliyiz.

Bu, bir kişiye teslim olmak değildir.

Bu, doğru mecranın kurulmasına katkı vermektir.

Yıllar önce “Mecrasını Arayan Su” derken de anlatmaya çalıştığım mesele buydu.

Su hâlâ vardır. Mesele, suyu yeniden doğru mecrasına kavuşturmaktır.

Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Nûh’un uzun yıllar süren tebliğinin ardından Rabbine yaptığı niyaz, sorumluluk taşıyan herkes için büyük bir derstir. O, gece gündüz anlattığını, uyardığını ve üzerine düşeni yaptığını ifade eder. Tebliğ etmek insanın görevidir; netice Allah’ın takdiridir.

Ben de bu yazı dizisini aynı duyguyla tamamlıyorum.

Yıllardır aynı hakikatleri farklı vesilelerle anlatmaya çalıştım. Dün söyledim, bugün de söylüyorum. Çünkü susmanın vebali, konuşmanın yükünden daha ağırdır.

Bundan sonrası tek bir kişinin, tek bir partinin veya tek bir kurumun meselesi değildir. Bundan sonrası, bu davanın emanetini omuzlarında taşıdığına inanan herkesin vicdanına ve iradesine kalmıştır.

Herkes kendi hesabını, kırgınlığını ve beklentisini bir kenara bırakmalıdır. Bilen bilgisini, tecrübesi olan tecrübesini, imkânı olan imkânını, genç olan enerjisini, yaşlı olan birikimini ortaya koymalıdır.

Herkesin yapabileceği bir şey vardır.

Yeter ki hiç kimse kendisini davanın yegâne sahibi görmesin.

Yeter ki hiç kimse kendi kurumunu davanın önüne geçirmesin.

Yeter ki hiç kimse “Ben olmazsam olmaz” demesin.

Gün bugündür.

Bugün ayan beyan ortaya çıkma, sorumluluk alma ve doğru mecrayı müştereken kurma günüdür.

Ve unutmayalım; her zorlukla beraber kolaylıklar da vardır.

Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın dediği gibi:

Hak şerleri hayreyler,

Zannetme ki gayreyler,

Mevlâ görelim n’eyler,

N’eylerse güzel eyler.

Vesselâm.

Prof. Dr. Mete GÜNDOĞAN

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir