LGS, YKS, TYT, AYT, YDT, ALES, DGS, YÖS, KPDS, KPSS, EKPSS, YDS, e-YDS, YÖKDİL, TUS, DUS, EUS, YDUS, AÖF, AÜZEF, … derken,
bu şekilde nereye gidiyoruz?
Bizdeki gibi olmasa da
Çin tarihinde de bir sınav sistemi var!
Çin tarihini ci bir kurumla karşılaşırız: İmparatorluk Sınav Sistemi.
Yaklaşık 1300 yıl boyunca uygulanan bu sistem, dünyanın en uzun ömürlü kamu personeli seçme mekanizmalarından biridir.
Temel amacı devleti yönetecek kadroları belirlemektir. İnsanlar doğdukları aileye göre değil, girdikleri sınavlarda gösterdikleri başarıya göre devlet hizmetinde yer alıyorlardı.
Bu sistem kendi çağında son derece başarılıydı. Çin’e güçlü bir bürokrasi kazandırdı. Devletin geniş coğrafyaları yönetmesini sağladı. Ortak bir yönetici sınıfı oluşturdu. Çin medeniyetinin sürekliliğinde önemli rol oynadı.
Ancak zamanla sistem kendi başarısının sınırlarına ulaştı.
Batı’da Sanayi Devrimi’nin başladığı, teknolojinin hızla değiştiği ve yeni ekonomik düzenlerin ortaya çıktığı bir dönemde,
Çin hâlâ büyük ölçüde klasik metinleri yorumlayan bürokratlar yetiştiriyordu.
Devlet yönetimi açısından güçlü olan sistem, sanayi çağının ihtiyaç duyduğu mühendisleri, bilim insanlarını ve teknoloji geliştiricilerini aynı ölçüde üretemedi.
Sonuç olarak Çin, 19. yüzyılda Batı karşısında ciddi zorluklarla karşılaştı. Afyon Savaşları, eşitsiz anlaşmalar, dış müdahaleler ve ekonomik bağımlılık süreçleri yaşadı. Qing İmparatorluğu çöktü ve Çin uzun bir kriz dönemine girdi.
Bu noktada Çin’in yaşadığı tecrübe ile Osmanlı’nın yaşadığı tecrübe arasında dikkat çekici benzerlikler buluyoruz.
Osmanlı’nın Enderun Sistemi de kendi çağının en başarılı insan yetiştirme modellerinden biriydi.
Enderun yalnızca bürokrat yetiştirmiyordu. Devlet adamı yetiştiriyordu. İmparatorluğun ihtiyaç duyduğu yöneticiler burada eğitim görüyor, maliyeyi, diplomasiyi, askerî teşkilatı ve devlet yönetimini öğreniyorlardı. Yüzyıllar boyunca Osmanlı’nın en yetkin sadrazamlarının, paşalarının ve üst düzey yöneticilerinin önemli bir bölümü bu sistemden çıkmıştı.
Fakat Enderun’un sonu da Çin’in İmparatorluk Sınav Sisteminin yaşadığı sondan farklı olmadı.
Dünya değişirken insan yetiştirme mekanizması aynı hızla değişemedi. Sanayi çağının ihtiyaç duyduğu mühendislik bilgisi, teknoloji geliştirme kabiliyeti, üretim organizasyonu ve modern bilim anlayışı mevcut yapının dışında gelişmeye başladı.
Sonuçta Osmanlı da Çin gibi değişen dünyayı okuyacak yeni kadroları üretemedi. Çok geri kaldı.
Bu nedenle
hem Çin’in İmparatorluk Sınav Sistemi
hem de Osmanlı’nın Enderun Sistemi,
kendi çağlarının başarı hikâyesi olmalarına rağmen yeni çağın ihtiyaçlarına cevap vermekte zorlanan kurumlar haline geldiler.
Daha sonraki süreçte, çözüm üretirken, iki ülkenin yolları ayrışmaya başladı.
Çin, yaşadığı büyük çöküşün ardından sorunu yalnızca “dış güçler”de aramadı.
Kendi insan yetiştirme modelini, kendi eğitim sistemini, kendi üretim organizasyonunu ve devlet mekanizmasını yeniden tasarlamaya girişti.
Özellikle 1978 sonrasında eğitim sistemi, sanayi politikası, teknoloji stratejisi ve devlet planlaması arasında güçlü bağlar kurdu.
Bugünkü Çin’e baktığımızda, eğitim sistemi ile üretim sistemi arasında doğrudan bir ilişki kurulduğunu açıkça görüyoruz.
Üniversiteler yalnızca diploma veren kurumlar olarak görülmüyor, aynı zamanda teknoloji üreten, araştırma yapan ve devletin ihtiyaç duyduğu insan kaynağını yetiştiren merkezler olarak değerlendiriliyor. Eğitim politikası ile sanayi politikası arasında güçlü bir entegrasyon kurulmuş.
İşte Çin’in başarısı burada yatmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin eğitim tecrübesi ise daha farklı bir seyir izledi.
Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde eğitim meselesi devlet inşasının temel unsurlarından biri olarak görüldü. Özellikle Köy Enstitüleri tecrübesi bu açıdan son derece dikkat çekicidir. Köy Enstitüleri, Cumhuriyet döneminde insan yetiştirme konusunda ortaya konulmuş en özgün denemelerden biridir.
Ancak zamanla eğitim sistemi farklı bir yöne evrildi. Öze değil kabuğa yoğunlaşıldı.
Türkiye’de okullaşma oranları yükseldi. Üniversite sayıları arttı. Yükseköğretim yaygınlaştı.
Fakat bütün bu büyümeye rağmen insan yetiştirme sistemimizde bir sorun var!
Birçok kamu kurumu kendi akademisini kurma ihtiyacı hissediyor!
Adalet Akademisi ortaya çıktı.
Milli Eğitim Akademisi kuruldu.
Diyanet kendi akademik eğitim mekanizmalarını geliştiriyor.
İstihbarat kurumları kendi uzman yetiştirme programlarını oluşturuyor.
Güvenlik bürokrasisi kendi eğitim yapılarını oluşturuyor.
Demekki
mevcut eğitim sistemi ile kurumların ihtiyaçları arasında belirli bir açık oluşmuş!
Üniversiteler bir tarafta,
kurum akademileri daha başka bir tarafta,
meslek eğitimleri bam başka bir tarafta,
sertifika sistemleri ise hepsinden ayrı bir tarafta gelişmektedir.
Sistem, paramparça bir yapıya dönüşmüş durumdadır.
Oysa tarih bize güçlü devletlerin,
insan kaynağı sistemlerini mümkün olduğunca bütünleşik kurduklarını göstermektedir.
Dolayısıyla mesele yalnızca eğitim vermek değildir. Mesele devletin, toplumun, ekonominin ve teknolojinin ihtiyaç duyduğu insanı yetiştirmektir.
Çin’in son iki yüzyıllık hikâyesi,
eski bir insan yetiştirme sisteminin yetersiz kaldığını fark edip
yeni bir sistem kurma hikâyesidir.
Türkiye’nin önündeki en temel mesele de işte budur:
Eğitim sistemi, üniversiteler, kurumlar, üretim ve toplum arasında bütünleşik bir insan yetiştirme modeli kurabilecek miyiz?
Türkiye’nin önündeki asıl mesele
daha fazla okul açmak değil,
daha bütünleşik bir insan yetiştirme paradigması oluşturabilmektir.
Aksi halde
eğitim sistemi ayrı bir yerde,
üniversiteler ayrı bir yerde,
kamu kurumları ayrı bir yerde ve
ülkenin stratejik ihtiyaçları başka bir yerde kalmaya devam edecektir.
Böyle bir parçalanma ile güçlü ve sürdürülebilir bir medeniyet hamlesi üretmek mümkün değildir.

