MİLLÎ GÖRÜŞ’ÜN BEKA MESELESİ
Son Muhasebe • Son Çağrı
3 – Erbakan’dan Sonra Millî Görüş Neden Mecrasını Kaybetti?
Bir önceki yazımızda Millî Görüş’ün ne olduğunu, hangi tarihî köklerden beslendiğini ve hangi hedeflere yürüdüğünü ele aldık. Şimdi ise cevaplandırılması gereken daha zor bir soruyla karşı karşıyayız:
Böylesine güçlü bir fikrî harekete ne oldu?
Neden kitlesel teveccüh görmüyor?
Neden toplumun önünü açan, gündem belirleyen ve umut veren bir hareket olmaktan uzaklaştı?
Yıllar önce “Mecrasını Arayan Su” başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Bugün de aynı kanaatteyim. Kaynağından çıkan su tertemizdir. Hayat verir, bereket getirir. Fakat yanlış bir yatağa yönlendirildiğinde bataklığa dönüşebilir. Kimse o zaman “Su bozuldu” demez. Çünkü problem suyun kendisinde değil, aktığı mecradadır. İşte Millî Görüş’ün yaşadığı süreç de budur.
Millî Görüş fikri kirlenmedi. Hakkı üstün tutma anlayışı değişmedi. “Önce Ahlâk ve Maneviyat” ilkesi eskimedi. Yaşanabilir Türkiye, Yeniden Büyük Türkiye ve Yeni Bir Dünya hedefleri bugün de canlılığını koruyor. Değişen, bu fikrin taşındığı mecra oldu.
İlk yıllarda Millî Görüş’ün merkezinde fikir vardı. Sanayi konuşulurdu. Adil Düzen konuşulurdu. Projeler konuşulurdu. İnsan yetiştirmek konuşulurdu. Hiç kimse makamı davanın önüne koymazdı. Çünkü herkes biliyordu ki kişiler geçicidir, fikir ise kalıcıdır.
Zamanla bu denge bozuldu. Fikir merkezli yapı, kişi merkezli bir yapıya dönüştü. Hareketin gündemini fikirler değil, kişiler belirlemeye başladı. Kim hangi göreve gelecek, kim hangi makamı alacak, kim kimin yanında yer alacak gibi tartışmalar, nasıl bir Türkiye inşa edeceğimiz sorusunun önüne geçti. Böylece dava merkezli bakış yerini parti (genel merkez) merkezli bir bakışa bıraktı.
Bu dönüşümle birlikte istişare kültürü de zayıfladı. Oysa istişare, Millî Görüş’ün en önemli geleneklerinden biriydi. Farklı görüşler zenginlik olarak görülmek yerine tehdit olarak algılanmaya başladı. Bunun sonucunda kibir, hırs ve inat, dava şuurunun önüne geçti. “Başkanın vardır bir bildiği” yaklaşımı, ilke haline getirildi. Nefsini terbiye edemeyen bir kadronun büyük bir medeniyet davasını taşıması da kolay değildir.
Bu zihniyet değişiminin en önemli sonuçlarından biri de önceliklerin değişmesiydi. Bir dönem davanın menfaati her şeyin üzerinde tutulurken, zamanla farklı menfaat alanlarının öne çıktığı yönünde ciddi eleştiriler dillendirilmeye başlandı. Burada sadece şahsî menfaatlerden söz etmiyorum. Bazı yöneticilerin kendi çevrelerini, kurumlarını veya ticari yapılarını öncelediklerine dair yaygın kanaatler oluştu. Siyasetin ve teşkilat görevlerinin, bazı çevrelerde çocuklara, eşe dosta iş bulmanın, iş kurmanın veya çeşitli makamlara ulaşmanın aracı hâline geldiği yönündeki eleştiriler, Millî Görüş’ün alışık olmadığı bir tartışma iklimini beraberinde getirdi. İktidarla arka kapı ilişkileri, ilke ve prensipleri örseledi.
Oysa Millî Görüş’ün çok köklü bir teşkilat ahlâkı vardı. Şu söz sık sık tekrar edilirdi: “İki kişi kalsa bile biri aday olur, diğeri de ona oy verir.” Çünkü önemli olan şahıs değil, davanın temsil edilmesiydi. Bugün ise zaman zaman oyların ve desteklerin pazarlık konusu edildiğine dair eleştirilerin yapılması, teşkilat kültürünün ne kadar aşındığını göstermesi bakımından oldukça düşündürücüdür.
Bir başka önemli kırılma da birlik ruhunun zayıflamasıdır. Millî Görüş tarihine baktığımızda ayrışmaları önlemek için büyük fedakârlıklar yapıldığını görürüz. Buna rağmen sonraki yıllarda hareket içinde yeni ayrışmaların ortaya çıkması engellenmedi. Bu durum, fikrî enerjinin önemli bir bölümünün iç tartışmalara harcanmasına yol açtı. Oysa Millî Görüş’ün ihtiyacı yeni bölünmeler değil, aynı fikrin farklı birikimlerini yeniden ortak bir hedef etrafında buluşturabilmekti.
Yine bu süreçte, FETÖ gibi farklı yapıların Millî Görüş çizgisindeki bazı kurum ve teşkilatlar üzerinde etkili olmaya çalıştığı yönünde uzun yıllardır dile getirilen değerlendirmeler de oldu. Böyle iddialar karşısında gerekli hassasiyetin her zaman gösterilemediği yönündeki eleştiriler, hareketin kurumsal yapısına olan güveni de sarstı. Halbuki bir medeniyet hareketinin en büyük sermayesi, güvenilirliğidir. Güven zedelendiğinde fikrî etki de zayıflar.
Aynı dönemde siyasetin kendisi de zaman zaman amaç hâline geldi. Milletvekilliği, belediye başkanlığı veya benzeri makamlar, davaya hizmet etmenin araçları olmaktan çıkıp bizzat hedef olarak görülmeye başlandı. Hedefe ulaştıracak yollar da serbest bırakıldı. Millî Görüş kurumlarının bazı insanlar için bir dava mektebinden çok bir kariyer basamağı hâline geldiği yönündeki eleştiriler güç kazandı.
Bütün bunların sonucunda Millî Görüş önce operasyonel kabiliyetini kaybetti. Toplumu harekete geçirebilen, gündem oluşturabilen ve büyük organizasyonlar kurabilen dinamizm giderek zayıfladı. Akabinde fikrî öncülüğünü de kaybetmeye başladı. Yapay zekâdan finans sistemine, jeopolitikten teknolojiye kadar yeni çağın meselelerine güçlü ve sistematik cevaplar üretilemedi.
Belki de en acı sonuçlardan biri kadro meselesidir. Tarih boyunca Millî Görüş çok güçlü insanlar yetiştirdi. Ancak zamanla ehliyet, liyakat ve fikir üretme kapasitesi yerine sadakatin öne çıktığı yönündeki eleştiriler arttı. Bu durum, hem içeride nitelikli insanların geri planda kalmasına hem de dışarıda çok önemli bir birikimin hareketten uzaklaşmasına yol açtı.
Her şeye rağmen, bugün geriye dönüp suçlu aramanın kimseye faydası yoktur. Yapılması gereken, mecrayı yeniden asli yatağına döndürmektir. Merkeze yeniden fikri koymaktır. İstişareyi yeniden hâkim kılmaktır. Nefis terbiyesini yeniden esas almaktır. Menfaati değil emaneti öncelemektir. Partiyi değil davayı büyütmektir. Yeni nesilleri sadece teşkilat mensubu olarak değil, fikir üreten, medeniyet inşa eden kadrolar olarak yetiştirmektir.
Çünkü benim yıllardır değişmeyen kanaatim şudur:
Su temizdir.
Değişen su değil, mecrası oldu.
Prof. Dr. Mete GÜNDOĞAN
