“Yeter, Söz Milletindir!” Diyen DP’nin Ekonomi Politik Serencamı

Demokrat Parti iktidara nasıl geldi, nasıl bir ekonomi politik serencam izledi ve sonunda iktidarı nasıl sonlandı?

Türkiye, 2023 genel seçimlerine doğru hızla giderken muhalefet ile iktidar arasında farklı platformlarda, zeminlerde ya da frekanslarda tartışmaları da hep birlikte izliyoruz. 

Güncel olan bir tartışma; seçim tarihi olarak belirlenen 14 Mayıs üzerinden sürdürülüyor. Bu seçim esnasında kullanılacak olan slogan “Yeter artık söz milletin” sloganı ki bu Demokrat Parti’nin 1950’de iktidara gelirken kullandığı slogan idi.

Şimdi ise, Demokrat Parti dönemi ve bu slogan üzerinden mevcut iktidarın ekonomi politiği ve yaşamış olduğu süreci Demokrat Parti’nin sürecine benzetenler de oluyor.

İsterseniz kısaca Demokrat Parti iktidara nasıl geldi, nasıl bir ekonomi politik serencam izledi ve sonunda iktidarı nasıl sonlandı; özetle bunlara birlikte bakalım.  


Şimdi II. Dünya Savaşı ve savaş sonrası zor yıllardı. 

Uzunca bir müddet tek parti iktidarı söz konusuydu. 

Savaş sonrası da bu zorluklar devam etti. Hem savaşın verdiği zorluklardı hem dünya ekonomi politiğinde, uluslararası konjonktürde çok büyük bir ekonomik iyilik, ekonomik refahlama görünmüyordu. 

II. Dünya Savaşı’ndan sonra 1946 yılında bütün Avrupa ülkeleri gibi Türkiye de çok partili hayata geçti ve 1946’da Demokrat Parti kuruldu. 

Demokrat Parti’nin kurulmasıyla birlikte Türkiye’de farklı bir politik anlayış; tabii ki iktidarı eleştiren bir politik yapı yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. 

Ancak zorluklar insanları öyle bir duruma getirmişti ki artık insanlar o zorluklardan, o sıkıntılardan bunalmış “iyilik gelsin de kimin elinden gelirse gelsin” noktasına ulaşmıştı.

Demokrat Parti aynı zamanda iktidarın her şeyini “devletçilik” prensibi üzerinden eleştiriyordu. 

Özellikle “liberal ekonomi” yani “liberalizm” ve “demokratikleşme”, çok kullandığı iki anahtar kelimeydi. Bu iki kelime üzerinden iktidara yükleniyordu. 

Aynı zamanda Demokrat Parti tabanda da çok büyük bir desteği sağlamak için yapmış olduğu 20 Haziran 1949’daki ikinci büyük kurultayında milletvekilliği listelerinin yüzde 80’inin taban tarafından, örgüt tarafından tespit edilmesi kararı aldı.

Peki bu ne demek? 

Tabanda, illerde, ilçelerde kim aktifse, kim oy alabilecek ise, kim halkın teveccühünü, desteğini sağlayabilecekse o milletvekili adayı olacak ya da o parlamentoya girecek demekti. 

Şimdi bundan sonra CHP tabii bu gelişmeleri görüyordu o sıkıntılı dönemlerle birlikte halkın gelmiş olduğu “Yeter artık” noktasını görüyordu.

O da değişik baskılar tesis etmeye çalışıyor; yasalar elinde olduğu için, seçim yasalarını değiştirmeye çalışıyordu. 

Nitekim Şubat 1950’de seçim yasasını değiştirdi. Meşhur gizli gizli oy açık tasnif prensibini ve daha birçok uygulamayı o değişiklikle beraber yürürlüğe koydu.

Her ne kadar Demokrat Parti bunu inkar etse, isyan etse dahi parlamento açısından yapacağı bir şey yoktu. 

Şimdi 14 Mayıs 1950’de erken seçime gitti iktidar, Türkiye’de seçimler oldu ve 27 yıllık tek parti iktidarı bu seçimlerle son buldu. 

Demokrat Parti oyların yaklaşık yüzde 53’ünü alarak 408 milletvekili çıkardı. Cumhuriyet Halk Partisi yüzde 39 oy aldı, 69 milletvekili çıkardı. 

Diğerinde bağımsızlar ve diğer partililer aldılar. Ve bu şekilde yaklaşık 27 yıllık bir iktidar son buldu.

Şimdi Demokrat Parti 1950’yle birlikte, 1950, 1951, 1954, 1955 ve 1957 de olmak üzere 5 tane hükümet kurdu. Yaklaşık 10 yıllık süre içerisinde 5 hükümet kuruldu.

Tabii iktisat politikası olarak tarım, tarımsal ihracat politikaları ve ham madde ihracı politikaları üzerine bir ekonomi politik kurgu oluşturdu.

Nereden geliyor bu kurgu? 

Bu kurgu hem uluslararası talepten geliyor. Hem kreditörlerin yönlendirmesiyle böyle oldu. 

Gerçi Demokrat Parti de kendi ekonomi politik hamlelerini izah ederlerken gerek meclisteki konuşmalarından gerekse bazı yazılardan iyi niyetlerini anlayabiliyoruz. 

Yani ithal ikamesi bir politikayı izlemek istediklerini biliyoruz. Ancak bunda başarılı olmaktan ziyade, para nereden geliyorsa, kreditörler nasıl girdiyse, talep nasıl oluştu ise o sırada Türkiye’nin ekonomi politiği de o şekilde gelişti.

Şimdi bolluk yılları, tabii ihracat siz tarım ürünleri ihraç ediyorsunuz, ham madde ihraç ediyorsunuz, para kazanıyorsunuz.

Kazandığınız paranın yanı sıra ithalat yapıyorsunuz. İhracat, ithalat derken bir canlılık oldu, köylere kadar işte bir traktörü, iki traktör tarımsal mekanizasyon, yolların yapılması, köprülerin yapılması, değişik iş alanlarının yapılması, fabrikaların kurulması, bunlar büyük bir ekonomik canlılık getirdi.

Lakin bu canlılık, bu ekonomik refah çok uzun sürmedi. 

Kore Savaşı’nın bitimiyle birlikte uluslararası ekonomi politik konjonktür de çok fazla ihracat yapmamıza müsaade etmeyince direkt olarak ihraç mallarının fiyatları bizde düşmeye başladı. 

Tarımsal gelirler de düştü. Tarımsal gelirler düşünce tabii bu gelirlerin düşmesiyle birlikte normalde kentlerde insanların tükettiği ekmektir, unlu mamullerdir, tarımsal ürünlerdir; bunların fiyatlarını da artması gerekiyordu. 

Bu gelir kaybının buradan karşılanması gerekiyordu ama hükümet bunlara izin vermeyince bunun yerine işte buğdaydır, tütündür, buralardan destekleme alımları yapmaya başladı Demokrat Parti hükümeti. 

Bu parayı nereden buldu?

Parayı Merkez Bankası bastı. Toprak Mahsulü Ofislerine verdi ki bunun artık geri ödenmeyeceğini de biliniyordu. 

Yani geri dönüşsüz piyasaya para tedarik etmiş oldu. Bir para arzı sağlanmış oldu. 

Aynı zamanda özel sektöre de birçok krediler verildi. Bu para miktarında kısa sürede çok yüksek artışlara sebep oldu.

Şimdi finansal olarak aslında Demokrat Parti 1954 yılından sonra kontrolü kaybetti.

Neden? 

Çünkü para basarak duruma çare bulmaya çalıştı. Yani sıkıntılarını işte para yaz sıkıntısı var, para bastı. Bu şekilde işlerin çözülebileceğini düşündü.

Tabii bu, ekonomide enflasyon ve büyük bütçe açıkları olarak döndü. 

Mesela 1958’lere gelindiğinde enflasyon yüzde 15’lerdeydi. Toplamda yüzde 50’leri geçmişti.

Hatta 1958’e nispeten son iki üç yıl içerisinde yüzde 26’ları, yüzde 19’ları görmüş bir enflasyon yaşamışlardı.

Demokrat Parti’nin 1952-53 yıllarında ithalatına baktığımızda yaklaşık 550 milyon dolara yakın bir ithalat yapıyordu. 

Ancak 1958’e geldiğinde ithalatı da 400 milyon dolarlara kadar geriledi. Yani yüzde 30’luk bir düşüşe tekabül ediyor. Siz ithalatınızı yüzde 30 kısmış oluyorsunuz. 

Şimdi dış borçlara baktığımızda 1950 yılında yaklaşık 776 milyon dolar Türkiye’nin dış borcu vardı, 1956’da 1,2 milyar dolara çıktı, 1960’ta Türkiye’nin toplam dış borcu 5 milyar dolara bağlı olmuştu. 

Yani ne kadar döviz bulabilirse ne kadar dış para bulabilirse o dönemin hükümeti ilk dönemi yaklaşık 10 yılın ilk 5 yılındaki bolluğu, refahı, aynı seviyede tutabilmek için, hatta biraz arttırabilmek için ne kadar para bulabilirse faiz oranlarına, koşullarına bakmaksızın aldığı ama sonunda işte 776 milyon dolardan 5 milyar dolara çıkarmış oldu.

Tabii ihracat geriledi, serbest ithalat rejiminden dolayı da dövizler tükendi. Yani dövizler tükenince sınırlamalar, ithalatta sınırlamalara gidildi. 

Bolluk döneminden yokluklar, kıtlıklar dönemine geçildiği için de bu halka yansımasını nasıl oldu?

Kuyruklar olarak oldu. Uzun uzun kuyruklar oluşmaya başlandı. 

Artık piyasaya hükümet müdahale etmeye başladı. 

1956’da Milli Koruma Kanunu çıkarıldı. Ekonomi, polisiye tedbirlerle yönetilmeye başlandı. 

İşte fiyat sabitlemeleri, fiyatlara üst sınırlar, nahlar koymalar, depo baskınları yapmaya çalıştı o zamanki hükümet.

Hükümetin bu tedbirlerin yanı sıra, aslında liberal ekonomiyi, demokrasi ekonomi politiği uygulamak için gelmişti. 

Baktı ki bu şekilde bir dışarıdan para gelmezse işler dönmüyor.

Bu sefer döndü içeride kamu iktisadi teşekkürlerini güçlendirmeye sayılarını artırmaya, o konularda yatırımlar yapmaya başladı. 

Yani KİT’lere piyasaya müdahale rolü vermeye, yeni roller vermeye başladı.

İşte döviz bunalımı en çok tabii tüketim mallarında kendini gösterdiği gibi yatırım mallarında da gösterdi. 

Çünkü o zamana kadar yatırımların kurgusu dışarıdan yatırım malları alıyorsunuz, tekrar ihraç ediyorsunuz. Yani bunlar bu tür bir sanayi kurgusu da etkilenmişti. 

Şimdi bu şekilde gelişmeler karşısında tabii enflasyon uzun yıllar sonra enflasyonla karşılaşınca enflasyonun artışı kadar sabit gelirlilere ve memurlara zamlar yapılamadı.

Memurların gelirleri enflasyon karşısında eridi. Tabii memurlar deyince bunların içerisinde askerler de var; askerlerin de maaşları eridi. 

Demokrat Parti hükümetleri tabii o sıralarda uluslararası yerleşik yapılardan bir devlet geleneği olarak, bir devlet adabı terbiyesi olarak bu tür yapılardan IMF gibi OECD gibi yapılardan borç bulmaya çalışıyordu. 

Nitekim 1957’li yıllara gelince369 milyon dolarlık bir kredi paketi, bir borç buldu.

Buldu ama bu borç vericiler, IMF OECD bunların en büyük arzusu “Size bu parayı vereceğiz ancak yüksek bir devalüasyon yapmak zorundasınız” diye dayatmaları oldu. 

Tabii devalüasyonun siyasal bedelini ödemek istemedikleri için bunu geciktirdiler. 

1957’de seçimlere gidildi. 1957 Ekim seçimlerinden sonra kısa zamanda bu krediyi almak için gerekli çalışmalar yapıldı. 

1958’de Cumhuriyet tarihinin en büyük devalüasyonlarından biri gerçekleştirilmiş oldu.

O zamanlar 1 dolar 2,80 lirayken 1 dolar 9 liraya çıktı. Yani dolar bu şekilde fırladı gitti. Bu yaklaşık yüzde 325’lik devalüasyona tekabül ediyordu. 

Tabii bu bir istikrar paketi olarak sunuldu topluma. 

Neler vardı içerisinde? 

Devalüasyonun yanı sıra, ithalatın bir miktar serbestleştirilmesine başlandı. Yani yatırım malları ithali, bazı tüketim mallarının da ithalatın önü açıldı.

İhracatta biraz düzenlemeler tekrar yapıldı, değişiklikler yapıldı. Fiyat denetimleri kaldırıldı. 

KİT’ler ürünlerine zam yapmadan satıyorlardı ve kamu içsel teşekkülleri büyük bir bütçe açığı oluşturuyordu. KİT’lere zam yapıldı büyük miktarlarda.

Dış borçlar yeniden yapılandırıldı. Dış borçların yeniden yapılandırılması demek, biraz süresinin uzatılması ancak faizlerinin artırılması demekti. 

Bu tür istikrar paketi ve yanındaki ekonomi politik şartlar adım adım 1958’den itibaren bizi IMF Stand-by anlaşmalarına götürdü. 

Bu şekilde Menderes hükümetinin son zamanında büyük bir devalüasyonla girmiş olduk. 

Daha sonra ne oldu? 

1960’ta askerler 27 Mayıs 1960’ta darbe yaparak Menderes dönemini sonlandırdılar. 

Kısacası 1950’de iktidara gelmişti Menderes. 1954 seçimlerinde yüzde 57 ile Türkiye siyasi tarihinin en yüksek oyun aldı. 

1955 ve 56’da sıkıntılar baş göstermeye başladı. Yani ekonomi canlandı ama her kredinin her borcun bir geri ödeme zamanı var.

İşte bu döngülerin tamamlanma zamanı sıkıntıların oluştuğu zamandır. 

Yani aldığınız borçları ilelebet sizin değil ki. Neticede geri gidecek. Ya da taahhütlerinizi ödemek yerine getirmek zorundasınız. 

Onlar çıkmaya başlayınca sıkıntılar çıktı. Sıkıntılar, ekonomik sıkıntılar, halka yansıdı, kuyruklar, kıtlıklar, yokluklar oluştu. 

1957 seçimleriyle birlikte Demokrat Parti düşüşe geçti. Nihayetinde 27 Mayıs 1960 askeri darbesiyle de yaklaşık 10 yıllık Demokrat Parti süreci son buldu.

Günümüzde sürekli “Yeter, söz milletindir” sloganı üzerinden referans verilen; bazı ekonomik analistlerin de günümüze benzerleştirmiş olduğu Demokrat Parti dönemi ekonomi politiği özetle bu şekilde.

***

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.