Yeni Dünya Düzeni Ve Firavunlar [3]

Çözüm özümüze dönmekle başlar!

Yeni Dünya Düzeni ve Firavunlar serimizin birincisinde genel bir giriş yapıp zihniyet mücadelesinin temellerini anlattık. İkincisinde Firavun zihniyetinin bölgemizde Kudüs merkezli Yeni bir Dünya Devleti, bir Dünya Düzeni kurmak için Ortadoğuda bir proje yürütmekte olduğunu ifade ettik. Buna jenerik olarak Büyük Ortadoğu Projesi – BOP dedik.
Bu proje çerçevesinde; haritaların değiştirildiğini, enerji kaynakları sahipliğinin el değiştirdiğini, ileri teknoloji çalışmalarının kontrol altına alındığını, finans kapital köleliğinin yerleştirildiğini Borca Dayalı Para Sistemi sayesinde, Küreselleşme adı altında yeni bir köle düzeni oluşturulduğunu (Firavun zihniyeti!) yenilmişlik psikolojisi aşılandığını ve inancımızın temellerinin değiştirildiğini anlattık.

İşte bu 7 açıdan, bize bir operasyon çekildiğini ifade ettik.

Pekiyi durum bu iken bu operasyonların karşısında bölgemizde ne görüyoruz? Ne yapılıyor?

Şimdi bunları ifade edelim.

Bölgedeki genel duruma baktığımızda gördüğümüz şudur.

Bölge halklarının çoğunluğu Müslümandır ve bugün Müslümanların “ortak bir vizyonu” yoktur. Aralarında bırakın eylemde birliği fikirde bile olsa bir birlik yoktur. Halbuki güçlü olmanız için sırasıyla fikirde, söylemde ve eylemde birlik olması gerekir.

Birinci Dünya Savaşı’na kadar Müslümanların örneği ve öncüsü niteliğinde Yüce Osmanlı Devleti vardı. “Cihadı billah ilayı kelimetullah” gayesi ile bütün dünyadaki Müslüman halkların yardımına koşmaya çalışıyordu. Bu durum onun maddi ve ekonomik olarak güçlenmesine de sebep olmuştu. Güçlendikçe de gayesine daha rahat hizmet ediyordu.

Ancak, 17. yüzyılın sonlarına doğru İslam askerî gücü tehdit ve tehlikelerle karşılaşmaya başladı. Daha 18.Yüzyıl girmeden Avrupa’nın askeri teknik ve teknolojisi Müslümanlarınkine üstün gelmişti.

İslam devletleri Batı orduları karşısında birer birer kaybetmeye başlamışlardı. Batılıların bayrakları Müslümanların kalelerinde dalgalanmaya başladı.

Avrupalılar İslam beldelerini önce ekonomik olarak ele geçirdiler. Akabinde de siyasi boyunduruk altına aldılar. Bu siyasi hâkimiyetten sonra da Batının menfaatleri ilkel şartlar içinde bulunan İslam âleminin sanayisini batırdı. Ham madde üreten ve ilkel tarım üzerine kurulan iktisadi hayatlar bundan sonra hayalcilik üzerine devam etti. Müslümanlar derin bir karanlık döneme girmiş oldular.

Batılı ilim adamları on sekizinci yüzyılın başlarından itibaren Doğu’nun gizli hazinelerini ve edebî servetlerini de araştırmaya başladılar.

Tarihî kalıntılar ve eserler arasında her şeyi incelediler ve dünyaya tanıttılar. Dünyada hiçbir yer yoktur ki Avrupalı ilim adamları orasının tarih ve medeniyetiyle ilgili en ince bilgileri toplamış olmasın. Sonra İslam dini ve medeniyeti ile ilgili olarak birçok kitap yayınladılar. Avrupa bu minvalde ilerlemeye devam ederken Müslümanlar da gerilemeye ve her anlamda dağılmaya devam ettiler.

İşte Müslümanların bu “yokluk veya dağınıklığı” emperyalistlerin iştahını kabartmakta ve bölgeyi her türlü operasyona açık hale getirmektedir. Batı’nın bu hamleleri karşısında elimizden bir şey gelmeyince heyecanlı nutuklar çekip mazeretler arayarak kendimizi psikolojik olarak tatmin etmeye yöneldik.

Durumumuzu gözden geçirip kusur ve eksikliklerimizi gidereceğimize hayali düşmanların varlığına karşı kelime harbine giriştik. Bugün sosyal medyada bile bunu görüyoruz: On milyonlarca Müslüman en güzel lafı nasıl bulup da sokarım derdine düşmüş bir haldedir. Gerçekte ise bugün Müslümanlar her yerde sömürgeciliğin kurbanları olarak perişan vaziyettedirler. Bunun sebebi olarak da hep başkalarını ötekilerini suçlamakla meşgulüz. Hiç başımıza gelenlerin kendi ellerimiz ile işlediğimiz kusurlarımız ya da eksikliklerimiz yüzünden olabileceğini düşünmüyoruz.

Evet, düşmanlarımız vardır ve çoktur. Ama düşmanlarımızın varlığı yenileceğimiz anlamına gelmez. Ancak hata ve kusurlarımız ve bu hatalarımızda ısrarlarımız yenileceğimizin garantisidir.

Tarihî süreçlerin önümüze getirdiği fırsatları kendi ilke ve müktesebatımız doğrultusunda değerlendiremez isek bağırıp çağırmaya devam edip hep başkalarını suçlar isek bu halimiz bizim sadece mağlubiyetle değil aynı zamanda aptallık ve basiretsizlikle de karşı karşıya olduğumuzu gösterir.

Bu çerçevede önemli bir unsur bölge ülkelerinin idarecilerinin işbirlikçi karakterleridir. Gerek yetişme tarzları gerek ekonomik sıkıntıları gerekse temsil kabiliyetleri sebebiyle bölge idarecileri kendi halklarından kopukturlar. Hatta daha da ilginci bu idareciler ikballerini bölge halklarının desteğinden ziyade yabancı lobilere yakınlıkta görmektedirler. Bu da devlet-millet kopukluğunu kronik hale dönüştürmektedir. Şer güçlerden bölgeye operasyon çeken güçlerden emir alan ama kendi halkına şirin gözükmek için de her türlü kandırmacayı yapan bir idareciler topluluğu ile karşı karşıyayız.

Bu bağlamda, şunu hatırlatmak istiyorum. Cenab-ı Allah Kur’an-ı Kerim’de Maun Suresi 4. Ayette; “Namaz kılanlara yazıklar olsun” der. Peki neden? Bunun cevabını da hemen akabinde 5. Ayette verir “Çünkü onlar kıldıkları namazı ciddiye almazlar’, ‘kıldıkları namazdan habersizdirler’”yani kıldıkları namazın gerektirdiği şekilde davranmazlar.

Peki buradan ne anlayacağız?

Demek ki kişinin sadece namazına bakarak aldanmamalıyız. Hem ‘Allahu Ekber’ deyip namaza durup hem de Amerika ne der? Avrupa ne der? IMF ne yapar vs gibi kaygılar taşıyorsa, “ekonomi faizsiz olmaz faiz bir dünya gerçeğidir” diye düşünüyorsa işte o zaman bunlara ‘yazıklar olsun’ demek gerekir.

Bir başka önemli konu bölge halklarının fikir yapısını zenginleştiren tez ve anti-tezlerin aynı köke dayanmasıdır. Örneğin bölgede ılımlı İslam tez radikal İslam antitez olabilmektedir. Dolayısıyla ortaya çıkacak olan sentez de bir başka tezin antitezi olarak şekillendirilebilmektedir. Bu durum ise bölge aydınının emperyalizme karşı dik duruşunu ya da direnişini törpülemekte ve dağınıklığı artırmaktadır. Adeta bir kargaşa döngüsüne sokmaktadır. Örneğin bir babanın bir oğlu ılımlı İslam diğeri de radikal İslam öğretilerinden etkilenmiş olsun. Baba da bunları bir arada tutmak için sentez yapsın. Dolayısıyla bu ailede üç tane çatışma ekseni oluşmuş olur! Neticede bunlar ya sürekli kavga ederler ya da –kavga olmasın diye- bu konuları hiç konuşmazlar. Dolayısıyla işin doğrusu da öğrenilmemiş olur. O da ayrı bir sorundur.

Bunları geçmişte sağ-sol ayrımında yaşamadık mı? Elbette yaşadık. Ders aldık mı? Almamışa benziyoruz.

Hâlbuki normal olarak olması gereken şey tezin kendine ait olandan anti-tezin ise dışarıdan gelenden oluşmasıdır. Bu böyle olmadığı için mevcut durum inançta fikirde ve eylemde birlikteliğe engel olmaktadır. Bizim gibi düşünmeyen ve inanmayanlara karşı toleransımız azalmaktadır.

Bir başka dikkat çekici unsur bölge halklarının fakirliğidir. Uzun yıllardır sürekli fakirliği yaşayan halklar “iyilik gelsin de kimin elinden gelirse gelsin ve nasıl gelirse gelsin” diyecek noktaya getirilmişlerdir. Bugün, “ya hu, ağır bir şekilde borçlandırılıyoruz” dediğimizde bu insanlar “iyi ama bak bunlar bunlar yapıldı. Önceden yoktu bunlar” diyebiliyor! Bu ifadeler ise bize göre ülkeye yapılacak bir operasyon için zeminin iyice yumuşatıldığının açık göstergeleridir.

Ayrıca bölgedeki ayrılıklar yabancılar tarafından sürekli körüklenmektedir. Gerek silahlı unsurlar gerekse dini-kültürel farklı unsurlar birbirlerini düşman kamplarda görmektedirler. Bu fraksiyonların ise maddi ve manevi olarak dışarıdan yabancılar tarafından desteklendiği çok iyi bilinmektedir. Oluşturulan sürekli kargaşa sürekli gerilim sürekli düşmanlık ortamı yine dışarıdan gelecek bir “kurtarıcı” nın yolunu açmaktadır. Bu halde düştükten sonra bizlere gelip ‘işte sizi kurtaracak adam budur’ ya da ‘bu halifedir’ diye birini takdim etseler O’na hemen sarılacak insan sayısının küçümsenmeyecek seviyeye ulaştığını öngörebiliriz. Böyle bir durumda sizlere Kur’an-ı Kerim, Münafikun Suresi 1. Ayeti üzerinde düşünmenizi öneririm.

Bölgemizin bu haliyle toparlanması ve bir barış havzası haline gelmesi mümkün değildir. Bunun için ortak bir zeminde ve büyük bir ideal uğrunda birlikte topyekün çalışmaya ihtiyaç vardır.

Aslında daha geniş bir açıdan baktığımızda Firavun zihniyetine sahip küresel elitlerin iki şeyi aynı anda yapmaya çalıştığını görürüz.

Bunlardan birincisi, Yüce Osmanlı Devleti yıkıldıktan sonra uygulanması düşünülen Sevr tasfiye sürecini tamamlattırmaktır. Bunun için adeta İkinci Sevr Süreci işletilmektedir.

İkincisi ise Osmanlı’nın yıkılması ile oluşan siyasi boşluğu dolduracak yeni bir federatif imparatorluk tasarlamaktır. Bunun için bölgemizdeki bütün ülkeler önce rahat tahakküm edilebilecek kadar küçük parçalara ayrılacaktır. Akabinde bu parçaların hepsini bir araya getirecek bir federatif imparatorluk oluşturulacaktır. Buna da temsilen Yeni Bizans İmparatorluğu ya da Yeni Roma İmparatorluğu diyenlerin sayısı da az değildir. Sevr müzakerelerinde bazı delegeler (özellikle İngiliz ve Yunan delegeleri) Türklerin İstanbul’dan çıkartılmasında diretiyorlardı. Nasıl Türklerin İstanbul’u fethetmesiyle bir çağ kapandı ise o zamanda İstanbul’un Türklerden geri alınması ile bir çağ kapanıp yeni bir çağ açılmış olacağına inanıyorlardı.

Kısacası bölgede Osmanlı sonrası oluşan boşluğu dolduracak şekilde yeni bir ekonomi politik yapılanmaya gidilmektedir. Bu durum ise bölgenin müktesebatı olan ilke ve değerlerin yok olması ve onun yerine pagan zihniyetin çatışmacı değerlerinin yerleştirilmesi demektir.

Osmanlı yıkıldığından bu yana ne bölgemiz ne de dünyamız huzur yüzü gördü. Çok sıkıntılar ve çok acılar çektik. Hâlâ da çekmekteyiz. Batı’nın bize medenileşme adı altında önerdiği ilke ve değerler bugün karşı karşıya olduğumuz problemlerimizi çözemiyor. Toplum olarak âdeta bir cinnet geçirme eşiğine ulaştık. Bunlara örnek vermeme bile gerek yok, her şey ortada oluyor. Bizler bu kadar varlıklı değilken ve bu kadar mal ve hizmet devinimi yokken sahip olduğumuz insani ve sosyal değerler ile daha mutlu idik. Artık yapılması gereken tek şey kendi ilke ve değerlerimize dönüşten başka bir şey değildir. Özümüze sahip çıkmaktan başka bir şey değildir. Kendi değersayımımız ile problemleri yeniden tanımlayıp çözmekten başka bir şey değildir.

Bugün Batı ekonomik yapısının üzerine kurulduğu ve aynı zamanda liberal iktisadi altyapının temeli olan Borca Dayalı Para Sistemi (BDPS)çökmüştür. Bu çöküşün genel ifadesi Küresel Finans Krizidir.

Batı değersayımının Küresel Finans Krizine karşı bir çözümü yoktur. Batı bundan çok büyük ölçüde etkilenmiş ve daha da etkilenecektir. Çünkü çöken şey onların üzerine basarak yükseldikleri platformdur. Kısa zamanda toparlanmaları mümkün değildir.

Her çöküş beraberinde birtakım tehdit ve fırsatları da getirir. Eğer bu krize Batı değersayımı ile bakarsak birçok tehdit görürüz. Bütün bu tehditlere karşı tedbir almaya mevcut gücümüzle yetişemeyiz!

Ancak bu krize kendi değersayımımız kendi ilke ve müktesebatımız ile bakarsak birçok fırsat görürüz. İşte bu fırsatları değerlendirmek için ülkemizin ve bölgemizin birlikte atacağı adımlar önümüzdeki onlarca beklide yüzlerce yılı etkileyecek adımlardır. Bu gibi tarihî fırsatlar bir idarenin eline her zaman geçmez. Bizim gibi ülkelerin önüne ise yüzlerce yılda bir gelen fırsatlardır.

Onların bu sisteminin çöküşü aynı zamanda iddialarının çürüklüğünü de gösterir. Bazılar “Batı nasıl olsa bir çözüm bulur ve biz de ona göre sistemi yeniden yapılandırırız” diyor. Batının bu halleriyle dünyayı yeniden şekillendirmelerini bekleyip ona göre pozisyon almak ihanet değilse bile ahmaklıktan başka bir şey değildir.

Şu zaman diliminde önümüze böyle bir fırsat gelmiştir. Aziz milletimizin bu fırsatı değerlendirmekten başka çaresi yoktur. Büyük çıkışların motorunu büyük projeler oluşturur. Biz mevcut ekonomi politik statükoya mahkum değiliz. Statükonun bize biçtiği kefeni yırtabilecek ve bölgemizi barışçıl olarak yeniden şekillendirebilecek bir müktesebata sahibiz.

Diğer yandan Batı’nın emperyal politikalardan vazgeçmesini beklemek safdillikten başka bir şey değildir. Onlar hiçbir zaman emperyal politikalarından vaz geçmezler. Ancak şu zaman diliminde yaşananlar bambaşka şeylerdir. Cenab-ı Allah bu topraklarda yaşayanlara âdeta bir kurtuluş bir barış kapısı ihsan etmiştir. Tünelin ucundaki ışık görülmüştür.

Bu fırsatların değerlendirilmesi ile doğru orantılı olarak 21.Yüzyıl bölgemizin etkin ve öncü rol oynayacağı bir yüzyıl olabilir. Gerek bölgesel gerekse dünya konjonktürü bizim omuzlarımıza böyle bir tarihi misyonu yüklemektedir.

Küresel finans krizinin bölgemizi ve dünyayı getirdiği nokta Soğuk Savaş Dönemi’nde yerleştirilen yapının artık yok hükmünde kabul edildiği noktadır. Artık taşlar yerlerinden oynamıştır. Bu bölgenin ve dünyanın yeniden yapılandırılmasının nasıl olacağına bizim coğrafyamızın çocukları karar verebilirler.

Ancak ve amma bu kararları vermeyelim bu adımları atmayalım diye bizi kontrollü bir şekilde bir savaşa doğru sürüklemektedirler. Kendileri bir bir çökerken bizi de tüketmek ve var olan enerjimizi de kendi projelerinde kullanmak istemektedirler.

Hatırlarsanız, George Soros ülkemizi ziyaret edip gezmiş ve sonra da “sizin tek ihraç malınız ordunuzdur” demişti. Bakınız şimdi nasıl bir bağlantı kuruluyor. Firavun zihniyetinin bölgede yerleşip asayişi sağlayabilmesi için yaklaşık 10 milyonluk bir güvenlik gücüne ihtiyacı vardır. Örneğin ABD için YPG vs yetmez. Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan ve diğer ülkelerin güvenlik güçlerini gerek paranın cazibesi ve gerekse çeşitli yardım vadleri ile kullanmak istemektedirler.

Halbuki paranın gücü diye bir şey yoktur. BDPS karşıtlığı ile işte bunu anlatmaya çalışıyoruz. Bugün Firavun Zihniyetinin önümüze getirdiği en büyük tezgah budur. İdareciler detaylara bakarak bu tezgahın bir parçası olma eğilimindedirler. Bizler ise bu tekere çomak sokmaya çalışıyoruz.

Çünkü; genç ve dinamik nüfusumuz, yeraltı ve yerüstü zenginliklerimiz, ekonomik potansiyelimiz, jeopolitik ve jeostratejik konumumuz ile ülkemiz çok daha farklı bir oluşumu gerçekleştirebilecek kabiliyete sahip bir ülkedir.

Ülkemiz, adalet, birlik, hürriyet ve hürmetler sacayaklarına dayalı olarak yeni bir çıkışın öncülüğünü yapmalıdır. Ülkemiz, kendisinden beklenen tarihî rolü tekrar oynamalıdır. Borca Dayalı Para Sistemi (BDPS) yerine, adil bölüşüme dayalı Taban Ekonomisi Sistemi kurmalı ve bütün bölgeye öncü olarak yaygınlaştırmalıdır.

Ülkemiz, izleyici, edilgen, ezik ve kavgacı konumundan hızla uzaklaşıp, tarihin, kültürün ve ekonomik potansiyelin kendisine sağladığı öncelikleri cesaretle kullanan bir ülke konumuna gelmelidir. İnisiyatif alan, girişim başlatan, barış, huzur ve güven yönünde proje üreten ve uygulayan dinamik bir idari yapı özlemini gerçekleştirmelidir.

Türkiye’nin bütün bunları yapabilmesi için, kendi millî ve manevi değerlerine sahip çıkması, kendi müktesebatına uygun hareket etmesi kısacası kendi özüne dönmesi ve kendi değersayımına göre düşünmesi gerekmektedir. Bunun temel şartı da ayrılıkları ve düşmanlıkları terk edip birlik ve beraberlik içerisinde hareket ederek adaleti yeniden tesis etmektir.

Bu çıkış bir “öze dönüş” hareketi olmalıdır. Biz bu işleri geçmişte defalarca yapabilmiş bir milletiz. Yine yapmamamız için hiçbir sebep yoktur. Yeter ki başaracağımıza inanalım. İnancımız tam olsun.

Şu an önümüzdeki bütün engeller zihnimizdedir. Zihinlerimizde devrim yapıp özümüze dönüp yeniden güçlü Türkiye’yi, güçlü bölgeyi ve adil temeller üzerine Yeni Bir Dünya’yı kurma fırsatı önümüze gelmiştir. Bu görevden istesek de istemesek de kaçamayız. Gereğini yapmak mecburiyetindeyiz.

  • Gereğini yapanlar muktedir olanlardır.
  • Peki, yapılması gerekenler nelerdir?
  • Neleri nasıl yapmalıyız ve nereden başlamalıyız?

Bu ve bunlar gibi soruların cevabını vermek üzere söyleşimize bir sonraki programda devam edeceğim. Şimdilik bu kadar.
Her zaman olduğu gibi, sözlerimi selam ile tamamlıyorum. Selam ‘işittik ve sözün en güzeline tabi olduk’ diyenlerin üzerine olsun. Hepinize sevgi ve saygılarımı arz ediyorum.

Allaha emanet olunuz.

Prof. Mete GÜNDOĞAN