En Güzel Çalışma

İnsan zaman zaman kendisine şu tür soruları soruyor;

  • Acaba yapılabilecek en güzel iş ya da çalışma nedir?
  • Hangi çalışma değerler bakımından en yüce çalışmadır?
  • Hangi değerler en üstün değerlerdir?
  • İnsan, nasıl bir çalışma içerisinde olursa hem maddi hem de manevi açıdan tatmin olur?

Şimdi, bu ve benzeri soruları temel alarak bir hipotez çerçevesinde bir müzakere geliştirmek istiyorum.

Hipotezimiz şudur. İnsanın içinde bulunacağı en güzel çalışma ait olduğu toplumu şuurlandırma çalışmasıdır. İçinde bulunduğu toplumun bilinçlendirilmesi ve ahlaki değerlerin yükseltilmesi çalışmaları en üstün çalışmalardır.

Şimdi insanın olası iki maddi halini toplumun iki haliyle de irdelemeye çalışalım. Diğer bir ifade ile insanın zenginliğini ve fakirliğini toplumun yüksek ahlaklı ve düşük ahlaklı olma halleriyle karşılaştırmalı olarak irdeleyelim. Buradan doğabilecek dört tane durumu değerlendirebilirsek bu çerçeveyi bütün olarak değerlendirmiş oluruz.

Öncelikle insanın maddi kazancı çok iyi olsa, uygulamalardan da görüyoruz ki bu işin sonu gelmez. Para parayı, iş işi getirir ve hedef sürekli büyür. Amiyane tabirle yedi sülalesine yetecek para kazanmış olan bir insan bir o kadar daha kazanmak için canla başla çalışmaya devam eder. İşler ve paralar büyüdükçe hırslar ve endişeler de artar. Planlar daha uzun vadeli ve daha da uzun vadeli olmaya başlar. Kurduğu ya da kuracağı endüstriyel sistemler neredeyse yüz yıllık olabilir ancak üç beş yıl sonra ömrün biteceği bu hesaplar içerisinde yer almaz. Çevresindeki insanlar ve toplum da onu bu şekilde yönlendirip azmettirir. Tabi bu tür büyüme ve meşguliyet de insana tek başına mutluluk getirmez.

Böyle bir durumda, insanın içinde bulunduğu toplum ahlaki değerler açısından geri bir toplum ise bu büyüme ve zenginlik kişinin başına dert olur. Haset edeni ve düşmanı süratle artar. En yakınlarından bile emin olamaz hale gelir. Kişilerin konuşma ve tavsiyeleri kendisine hep maliyet olarak yansır. Ancak bu maliyetin karşısında manevi tatmin söz konusu bile olmaz. Servet düşmanlığı ise adeta doğal bir şey miş gibi algılanır olur.

Tersi bir durumda, yani bu insanın içinde bulunduğu toplum ahlaki değerler açısından ileri bir toplum ise bu büyüme ve zenginlik kişinin adeta manevi tatmininin vesilesi olur. Yüksek ahlaklı bir toplum kanaat sahibi bir toplum olacağı için kişinin servetine haset etmez. Tam tersine ona hem bu dünya hayatının geçici olduğunu hem de bu kadar servet ile toplumda çok hayırlı işler yapabileceğini tavsiye ederler.

Neticede çok çalışıp çok servet yapan bir insanın refah ve mutluluğunun teminatı yüksek ahlaklı bir toplumun varlığı ile ilgili olduğu hükmüne varabiliriz.

Şimdi de, insanın maddi kazancı adeta yok ise ve hatta borç içerisinde ise toplumun ahlaki statüsüne göre durumuna bakalım. Eğer o insan düşük ahlaki vasıflara sahip bir toplum içerisinde ise kullanılması ve köleleşmesi kaçınılmaz olur. Etrafında iyi niyetli dostu ve tanıdığı kalmaz. Yaşayabilmek, ayakta kalabilmek için hem kendisini hem de ailesini her türlü pis işi yapmak zorunda bırakırlar. Bu durum da içinde bulunduğu toplumun daha da kötüleşmesinden başka bir işe yaramaz.

Yine, tersi bir durumda, yani o insanın içinde bulunduğu toplum ahlaki değerler açısından ileri bir toplum ise o fakir ve düşkünü öyle bir toplum o halde bırakmaz. Öncelikle kendisine insanca muamele ederler. Onun insani şerefini onurunu zedelemeyecek şekilde içinde bulunduğu durumu düzeltmesi için yardım ederler. Kanaatin en büyük hazine olduğunu bilen bir toplum ona da bu vasfı aşılayacağı için kendisi de yardım edilmesi kolay bir insan haline gelir. Bütün bu maddi imkansızlıklar onun manevi olarak tatmin olmasına, mutlu olmasına engel teşkil etmez.

Buradan da yine aynı neticeye ulaşabiliyoruz. Maddi imkansızlıklar içerisinde olan bir insanın refah ve mutluluğunun teminatı da yüksek ahlaklı bir toplumun varlığıdır.

Pekiyi, kişinin kendisinin tek başına “iyi ve güzel ahlaklı” olması bu irdelemelerimizi etkiler mi? Değiştirir mi?

Eğer kişi çok tenha bir yerde kendi başına yaşıyor ise, toplumla ilişkileri minimum düzeyde ise evet. Ama, büyük bir toplum içerisinde ise hele hele günümüzde olduğu gibi şehirleşmenin de ötesinde neredeyse küreselleşmiş bir yapı içerisinde ise hayır. Çünkü yaşamımızın her safhasında toplum ile ilişkiler içerisindeyiz. Bu ilişkilerden bir hukuk doğar. Yüksek ahlaklı bir toplum ötekinin hak ve hukukunu korumaya ve onu icitmemeye gayret ederken düşük ahlaklı bir toplumda kişi kendi hak ve hukukunun acımasız mücadelesini verir. Herkesin kendine göre çok haklı olduğu yerde çatışma eksik olmaz. Toplumsal çöküş çok hızlı olur.

İşte, bütün bu ana hatları çizdikten sonra, baştaki iddiamızı tekrarlayalım.

İnsanın içinde bulunacağı en güzel çalışma ait olduğu toplumu şuurlandırma çalışmasıdır. İçinde bulunduğu toplumun bilinçlendirilmesi ve ahlaki değerlerin yükseltilmesi çalışmaları en üstün çalışmalardır. İnsanın sadece kendisini ahlaken yüksek vasıflarla yetiştirmesi çok da fonksiyonel değildir. Ama insan toplumu şuurlandırmak için bir çalışmaya girişecekse, zaten kendisini de ahlaken yüce vasıflarla donatmak mecburiyetindedir. Yoksa, kendisinde olmayan bir özelliği tavsiye etmesinin etkisi olmaz. Diğer bir ifade ile, toplumu şuurlandırma, bilinçlendirme ve ona yüksek ahlaki değerler kazandırma çalışması doğal olarak kişinin şahsi ahlaki olgunluk kazanma çalışmasını da içerir.

Aslında, tarih boyunca toplumun en büyük önderleri peygamberler olmuştur. Peygamberlerin hayatlarına ve mücadelelerine baktığımızda da, Cenab-ı Allah’ın onları içinde bulundukları toplumları şuurlandırmak ve onlara yüksek ahlaki vasıflar kazandırmak için gönderdiğini anlarız. Hatta bu yolda kendilerine “ismet” sıfatını bahşetmiştir. Yani masumdurlar. Ola ki, nefislerinin galip gelmesi ile bir hataya düşecek olsalar, Cenab-ı Allah buna müsaade etmeyerek onları doğru yola sevk edeceğini garanti etmiştir. Ayrıca, peygamber efendimizin “Ben ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” ifadesi bütün konuyu bir cümlede özetlemektedir.

İnsanoğlu bir kararda duramadığı için doğal olarak bozulmaya yatkındır. Bozulma önce zihin kirlenmesi olarak ortaya çıkmakta ve akabinde çevrenin kirlenmesi ile sürmektedir. Zihin kirlenmesi, benimsediği yüksek ahlaki normların zamanla değişmesi ile olmaktadır. Bu tür bozulmalar her türlü bela ve felaketi de beraberinde getirmektedir. İnsanın bozulması dünyada her şeyi bozar. Bozulma düşünmeyi bıraktırır. Düşüncesizlik bozulmayı artırır. Böylelikle toplum süratle sosyal ve çevresel felaketlere doğru akıp gider. Peygamberler bu çöküşü durdurmak ve bir yok oluşu yeni bir dirilişe çevirme mücadelesi vermişlerdir. O halde insanın yapabileceği en yüce iş, bu mücadeleye katkıda bulunmaktır.

Sonuç olarak;
Her insanın içinde bulunması gereken en güzel mücadele, toplumumuzu şuurlandırma, bilinçlendirme ve ona yüksek ahlaki vasıflar kazandırma mücadelesidir. Bundan ayrılan insanlar, zamanla toplumlarının da yozlaşması ile, kendi insanlıklarını dahi yitirebilirler. O halde ne olursak olalım, içinde bulunduğumuz toplumda ahlaki değerlerin yükselmesi için elimizden geleni yapalım.

Elbette insan bu çalışmaya öncelikle kendinden ve yakınlarından başlamalıdır. Ancak bu çalışmayı örgütlü olarak yürütmek ya da yürütenlere katılmak zaferi yakınlaştırır. Böyle bir çalışma, bir toplumun, bir milletin ve hatta bir devletin bekasının da temeli ve teminatıdır.

Selam ve Sevgilerimle


Prof. Dr. Mete Gündoğan