Ekonomide Kayıp Bir Yüzyıl: Bankacılık İle İlgili Üç Teori Ve Kesin Kanıtları

Bankalar nasıl çalışır ve para arzı nereden gelir?

Finans krizi, birçok araştırmacı tarafından boş yere ihmal edilen bu sorulara karşı, farkındalığı artırdı. Geçtiğimiz yüzyıl esnasında, üç bankacılık teorisi değişik zamanlarda revaçta oldu:
(1) Hâlihazırda hakim olan finansal aracılık teorisi, diğer banka-dışı finansal aracı kurumlar gibi, bankaların mevduat toplayıp bunları borç olarak verdiğini söyler.
(2) Daha eski olan kısmi rezerv teorisi, her müstakil bankanın para yaratma kabiliyeti olmayan bir finansal aracı olduğunu ancak bankacılık sisteminin birlikte bir bütün olarak, ‘çoklu mevduat geliştirme’ süreci ile (‘para çarpanı’) para yaratma gücüne sahip olduğunu ifade eder.
(3) Yüz yıl önce baskın olan kredi yaratma teorisi ise, bankaları mevduat toplayıp bunları borç olarak veren aracı kurumlar olarak görmez. Her müstakil bankanın, müşterisine bir borç verdiğinde aslında yeni bir kredi ve para yarattığını savunur. Teoriler, politik sonuçlar açısından olduğu kadar, muhasebe uygulamaları açısından da farklılık gösterir. Hakim finansal aracılık teorisine göre bankalar, tıpkı diğer finansal aracı kurumlar gibi olduğu için, ekonomistlerin ya da merkez bankacılarının kullandığı ekonomik modellerde genellikle yer almaz. Dahası, bankaların finansal aracı olduğu teorisi, sermaye uygunluğu temelli banka düzenlemelerine gerekçe oluşturmaktadır. Eğer bu teori doğru değilse, şu andaki ekonomik modeller ve politika uygulamaları deneysel temellerden yoksun demektir. Bu sorunun önemine rağmen, bu üç teori ile ilgili olarak bu zamana kadar bilimsel dergilerde sadece bir tane uygulamalı test yapıldığı rapor edilmiştir. Şimdi bu makale, tüm diğer faktörlerin kontrol altına alındığı farklı bir metod ile ikinci bir uygulamalı testi takdim eder. Bunda, finansal aracılık ve kısmi rezerv teorileri bulgulara dayalı olarak reddedilmiştir. Bu sonuç, kriz sırasında Credit Suisse vakasında görüldüğü gibi, olası banka krizine mani olmak için oluşturulan banka düzenlemelerinde sermaye uygunluğu gerekçesine ilişkin şüpheler ortaya çıkarmaktadır. Bu sonuç aynı zamanda, gelişmekte olan ülkeleri yurt dışından borç almaya teşvik etmenin yanlış bir yönlendirmeden ibaret olduğunu da göstermektedir. Neden ekonomi mesleğinin, geçtiğimiz yüzyılın büyük bir çoğunluğunda para sistemi bilgisi konusunda herhangi bir ilerleme sağlayamadığı araştırılmalıdır. Tersine, kredi yaratma teorisinin yüzyıldan fazla bir zamandır tanımlayabildiği bir gerçekten, neden daha da uzaklaştığı düşünülmelidir. Mevcut çalışmada, bankasız akademik bir fikir birliğinin oluşturulmasında, ilgili tarafların ve çıkar çatışmasının rolü değerlendirildi. İleri araştırmalar için gerekli birçok alan belirtildi.

  1. GİRİŞ

Önde gelen ekonomistlerin, ekonomi teorilerinde bankacılığı gözardı etmeleri çok önemli ve pahalı bir zafiyet olarak tespit edilmiştir. Aynı şekilde, bankacılığa ait makroekonomik dönütler de finansal araştırmalarda göz ardı edilmiştir. Bu makale, bankaların rolü ve fonksiyonu ile ilgili uzunca bir süredir yapılan tartışmalara katkı sunmak için ele alınmıştır. Çünkü bu durum hem mali politikaları hem para politikalarını hem de devlet politikalarını etkilemektedir. Esas mesele şudur; bankalar borç verdiklerinde var olan mevduatları mı verirler yoksa yeni para mı yaratırlar?

Bu konuda, 20. yüzyılda değişik zaman dilimlerinde üç tane teori tartışılmıştır. En eskisi, bankaların Kredi Yaratma Teorisidir. Buna göre, her banka çeşitli muhasebe operasyonları ile borç verdiğinde krediyi kendisi yaratmış olur. Kısmi Rezerv Teorisi bir bütün olarak bankaların kollektif bir şekilde para yarattığını söyler. Bu çerçevede her banka sadece mali bir aracıdır. Topladığı mevduatı kredi olarak verir. Finansal Aracılık Teorisi, bankaları tek tek ve birlikte finansal aracı kurumlar olarak görür. Onların diğer finansal kurumlarıyla operasyonel olarak aynı olduğunu kabul eder. Mevduat toplama ve onları borç olarak verme açısından birlikte ya da ayrı ayrı para yaratma kabiliyetlerinin olmadığını iddia eder.

Her üç teoriyi de destekleyen ekonomistler vardır. Ancak bu zamana kadar bu teorilerin hangisinin en doğru olduğunu bildirecek deneysel bir çalışma yapılmamıştır. Bu konuda ilk deneysel çalışma, Werner tarafından 2014 yılında yapılmış ve bankacılardan reel destek alınarak kredi süreçleri de takip edilmiştir. O çalışmanın sonucunda, bankaların kredi yaratma teorisinin eldeki gerçek verilerle uyumlu olduğu gözlenmiştir. Tasarlanan deneyi, bankacılığın gelişmiş bilişim yapısından ve sürekli operasyonel pozisyonundan dolayı tam kontrol etmek mümkün olmadı. Sonuçta, bir günlük zaman diliminde yaptığımız gözlemde, test ettiğimiz işlemlerin yanısıra diğer işlemler de sisteme (gözleme) girmiştir. Test ile ilgili herhangi bir şüphe olmamasına rağmen sisteme hesapta olmayan birçok işlem de girmiştir. Sonuçta, testin sağlamlığını görmek için farklı bir metod kullanmak gerekiyor. Kontrolsüz işlemlerin teste giremeyeceği ve tam kontrolün sağlanabileceği bir metodoloji bulmak gerekecek.

Bu makalenin böyle bir deneysel teste esas katkısı, diğer faktörlerin tamamının kontrol altına alınmasıdır. Burada, modern bankacılığın bütün operasyonlarını IT ortamında yapıyor olması büyük katkı sağlamıştır. Burada uygulanan test, modern bankacılık yazılımında, gerçekte var olmayan bir işlemin simülasyon ile takip edilmesidir. Bu arada, insanlar simülasyon esnasında gerçekte olmayan bir işlemden bahsedildiğini duyunca tavırlarını değiştirirler ki böyle bir tavır değişikliği (IT ortamında yapılan) bu teste olmaz. Kredi Yaratma Teorisi, bu test sonuçları tarafından en yakın olarak desteklenen teori olmuştur (Werner 2014b).

Bu test sonuçları, bir bankacılık krizi çıkmaması için bankaların sermaye-uygunluğuna dayalı borç vermesine ilişkin düzenlemelere yeni bir bakış açısı getirecektir. Bulgular göstermiştir ki sermaye uygunluğuna dayalı bankacılık düzenlemeleri olası bir krize engel değildir. Onun yerine, banka kredilerinin ve küçük bankalar tarafından domine edilen bankacılık sisteminin, merkez bankaları tarafından takip edimesi daha üstün bir kayıt performansına ve krizsiz istikrarlı bir büyümeye vesile olur.

Dahası, şu soru da ortaya konulmuştur; ekonomi mesleği geçtiğimiz yüzyılda neden para sistemi bilgisi ile ilgili olarak bir ilerleme sağlayamamıştır. Neden, Kredi Yaratma Teorisi’nin yüz yıl önce ortaya koyduğu gerçekten uzaklaşmıştır. Bu çerçevede, çıkar çatışmalarının rolü de tartışılmış ve ileri çalışmaların yapılması gereken birçok alan ortaya konulmuştur.

Bu makalenin yapılandırılması şu şekildedir: 2. Bölüm ana hatları ile bankacılığın üç teorisi ve muhasebeleştirilmesi hakkında literatür taraması sunmaktadır. 3. Bölüm yeni yaptığımız deneysel sonuçları takdim etmektedir. 4. Bölüm sonuçları analiz edip yorumlamaktadır. 5. Bölüm sermaye uygunluğuna dayalı bankacılık düzenlemelerini detaylı bir şekilde Credit Suisse olayını göz önüne alarak incelemektedir. 6. Bölüm kalkınma politikalarının uygulamalarını ve özellikle de kalkınmak için dış borç alan gelişmekte olan ülkelerin durumlarını müzakere etmektedir. 7. Bölüm akademisyen ve merkez bankacılığı ekonomistlerinin geçtiğimiz yüz yılda bankaların rolünü tanımlamadaki başarısızlıklarını ortaya koymaktadır. Sonuç ve kapanış değerlendirmeleri 8. Bölümde yer almaktadır.

  1. BANKACILIĞA VE ONUN MUHASEBESİNE İLİŞKİN 3 TEORİYE GENEL BİR BAKIŞ

Bu özet literatür araştırması, Werner (2014b) gibi bankaların para yaratamayacağı (yaratmaması gerektiği) düşüncesine sahip olan yazarların ve onların çalışmalarının üzerine yoğunlaşmıştır. Werner’den (2014b) farklı olarak ilgili görüşleri tamamlayıcı istisnai alıntılar da yapılmıştır. Avusturya ve Post-Keynesyen okulların bazı düşünceleri de eklenmiştir.

2.1. Bankacılığın Finansal Aracılık Teorisi

Şu anda dominant olan teoridir ve bankaların, diğer finansal kuruluşlar gibi, sadece finansal aracılık yaptığını iddia eder: mevduat toplarlar ve bunu borç olarak verirler (Şekil 1). Yakın zamanda yazan bazı yazarların ifadesi ile ‘bankalar kısa dönemli ödünç alıp uzun dönemli borç vererek likidite yaratırlar’ (Dewatripont, Rochet, & Tirole, 2010). Yani bankalar, mudilerinden kısa vadeler ile borç alır ve o parayı uzun vadeler ile borç olarak verir.

FinansalAracılıkTeorisiWERNER

Şekil 1: Finansal Aracılık Teorisi

Finansal Aracılık Teorisi epey yaygın olup yüksek seviyeli ekonomi dergilerinde bu konuda epey yayın vardır. Bu konuda çok meşhur ekonomistlerin de yazıları mevcuttur. Bu isimlerden bazıları şunlardır: Keynes (1936); Gurley ve Shaw (1955); Tobin (1963, 1969); Sealey ve Lindley (1977); Diamond ve Dybvig (1983); Baltensperger (1980); Diamond (1984, 1991, 1997); Eatwell, Milgate, ve Newman (1989); Gorton ve Pennacchi (1990); Bencivenga ve Smith (1991); Bernanke ve Gertler (1995), Rajan (1998), Myers ve Rajan (1998), Allen ve Gale (2004a, 2004b); Allen ve Santomero (2001); Diamond ve Rajan (2001); Kashyap, Rajan, ve Stein (2002); Matthews ve Thompson (2005); Casu ve Girardone (2006); Dewatripont et al. (2010); Gertler ve Kiyotaki (2011) ve  Stein (2014).

Bu fikrin en erken temsilcilerinden biri olan Von Mises (1912), şunları ifade etmiştir: ‘bankacılık işlemi, diğer insanların parasını ödünç verme olarak tanımlanabilecek bir kredi anlaşması gibidir. Bankalar diğerlerine kredi olarak vermek için insanların parasını ödünç olarak alırlar. Bankacılık kredi veren ile kredi alan arasındaki arabuluculuktur. Bankacılar, sadece diğerlerinin parasını borç olarak verirler. Kapitalistler ise kendi paralarını borç olarak verirler.’ (Mises, 1980, p. 294f).

Von Mises bankaların fonksiyonlarından birinin bu olduğunu ifade ederken {1}, Keynes (1936) Genel Teori’sinde açıkça yatırımın yapılabilmesi için tasarruf toplanmasını ifade eder. Finansal Aracılık Teorisi görüşü aynı zamanda Harrod (1939) ve Domar (1947)’ ın , Kesnesyen büyüme modellerinde de yansıtılır. Harrod ve Domar’ın yorum ve görüşlerinin, savaş sonrası dönemdeki ekonomik yapılanmada önemli etkileri olmuştur. Özellikle gelişmekte olan ülkelerin tasarruf açıklarını gidermek için uluslararası bankaların, gelişmiş olan ülke bankalarında birikmiş tasarrufları, kredi vererek yardımcı olabileceğini ifade etmişlerdir. Bu mantık, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra gelişmekte olan ülkelerin borçlanmalarının artışına vesile olmuştur.

Gurley and Shaw (1955, 1960) bankaların ve finansman kuruluşlarının genel olarak finansal aracılık işlevi gördüklerini ifade ederek, bu çerçevede yeni bir şey söylememiştir. Tobin (1963) de etkili çalışması ile bu görüşü desteklemiştir. Şunu ifade etmiştir:

‘ticari bankalar ile diğer finansal aracı kurumlar arasındaki ayrım çok keskin çizilmiştir. Derece farkı vardır, çeşit farkı değil. Özellikle, farkların banka yükümlülüklerinin parasal doğası ile çok az bir asli ilişkisi vardır. Var olan farklılıklar, bankaların muhatap olduğu özel rezerv miktarı zorunluluğu ve faiz oranı tavanları ile ilgilidir. Herhangi diğer bir finansal kurum da benzer düzenlemelere muhataptır ve aynı yönde davranış sergiler’ (p. 418).

Bugün, İngiltere gibi birçok ülkede ne faiz oranı tavanı vardır ne de zorunlu karşılıklar. Tobin’in, bankaları finansal aracılar olarak göstermesi gayet isabetlidir. Çünkü bankalar ile finansal aracılar arasında hiçbir fark ortaya koymamıştır.

Sealey and Lindley (1977) mevduat kurumları için bir üretim teorisi geliştirmiştir:

‘bir finansal kuruluş için üretim süreci, harcama fazlası fonları ödünç alma ile harcama açıkları olan birimlere borç vermeden oluşur, yani finansal aracılık’ (p. 1252).

‘bir finansal kuruluşunun üretim süreci, ara ürünleri de içeren çok kademeli bir süreçtir. Ödünç verilebilir fonlar mudilerden ödünç alınır, firma tarafından sermaye, işgücü ve malzeme girişi ile işlemleri yapılır. Sonra da varlık kazanımı için üretim yapılır (borç verilir) (p. 1254).

Baltensperger (1980) de bankaların sadece finansal aracılık yaptığına inanmaktadır. Para yaratamazlar ve belirsiz bir ‘risk transfer’ süreci yürütürler:

‘finansal kurumların ekonomi fonksiyonu, riskleri birleştirip bir elden diğer ele transfer eden aracı kuruluşlar olmaktan ibarettir (p. 1).

Riordan (1993) ise şunu savunur:

‘bankalar, ödünç verenler ile ödünç alanlar arasında aracı kurumlardır. Daha net bir ifade ile, bankalar mudilerden ödünç alırlar ve onu yatırımcılara borç olarak verirler… serbest piyasa ekonomisinde birçok yatırım projeleri özel müteşebbisler tarafından yapılır gerçekleştirilir. Genellikle de bu müteşebbislerin projeyi tamamlamak için yeterli sermayeleri olmaz ve finansmanı tamamlamak için borç para ararlar. Diğer yandan da bankalar böyle durumlarda borç vermek için mudilerden para toplarlar  (p. 328).

Kashyap et al. (2002) bankaların finansal aracı kurumlar olduğuna inanır. Bu çerçevede takdim ettiği model; bankalar topladıkları fonlar, hisse senetleri ya da bonolarla varlık satın alırlar. Bu arada yazar nakde dayalı ekonomi hayal etmektedir çünkü mevduatın ödenen nakitlerden olduğunu düşünmektedir:

‘finanse edilecek toplam varlıklar başlangıçta: (0. Günde) L + S0. Bunlar kısmen vadesiz mevduatla… Mevduata ek olarak banka, halka açık piyasadan kaynak temin edebilir…’ (p. 41).

Çok daha yakın zamanlarda önemli ‘kredi görüşü’ literatürü (Bernanke ve Blinder, 1988; Bernanke ve Gertler, 1995 gibi) finansal aracılık üzerine olan literatür (Diamond, 1984; Sheard,1989 gibi) ve finansal aracılık üzerine olan diğer teorilere ilişkin geniş literatür bankalar ile diğer finansal kurumlar arasında bir ayrım görmemektedir (bakınız Casu et al., 2006). Bu daldaki bütün yazarlar bankaların diğer finansal aracı kurumlardan biri olduğunu ve hiçbir şekilde para/kredi yaratma gücüne sahip olmadıklarını savunur.

Önemli ve etkili ders kitapları da, örneğin Cecchetti (2008), bankaların finansal aracı kurumlar olduklarını ve para veya kredi yaratma kabiliyetine sahip olmadıklarını anlatır:

‘banka gibi kurumlar, borç verenler ile borç alanlar arasında dururlar. Borç verenlerden parayı ödünç alıp borç isteyenlere verirler’ (p. 39)

Casu et al. (2006) ders kitabından:

‘bankalar, diğer finansal aracı kurumlarda olduğu gibi, ekonomide fon fazlasını fon açığına yönlendiren merkezi bir rol oynarlar. Borç arayanların çeşitli taleplerini borç verenlerin talepleri ile bağdaştırırlar. Küçük miktarda, düşük riskli likiditesi yüksek mevduatları büyük miktarda, yüksek riskli ve likiditesi düşük fonlara dönüştürürler (p. 18).

Matthew ve Thompson (2005) bankaların borç verebilmesi için öncelikle mevduat toplamaları gerektiğini ifade eder.

‘finansal aracılık, bütçe fazlası birimlerden ziyade, bütçe açığı olan birimler tarafından borçlanmaya işaret eder. Dolayısıyla finansal aracılık, bütçe fazlası olan birimlerin fonlarını alıp bütçe açığı olan birimlere aktarmaya ilişkin bir süreçtir (p. 33).

‘fon talebinde yaşanacak dışsal bir artış, LL zamanlamasını öteleyecek ve borçlanma oranlarını artıracaktır. Bankalar da daha fazla borç ve mevduat ile buna karşılık verecektir. Bankalar daha fazla mevduat toplayabilmek için mevduat faiz oranlarını artıracaktır (p. 110).

Bankalar ve diğer kurumlar arasında net bir fark olmadığı için de, ekonomistler çalışmalarında ve makroekonomik teorilerinde bankalara ayrıcalıklı bir yer/bölüm vermemeye başlamışlardır. Bu tür konular artık bazı dergilerde makaleler olarak çıkmaya başlamıştır.  Hatta, makroekonomi ya da parasal ekonomi kitaplarında bile artık bankalar ve bankacılık bölümleri yoktur. Örnek olarak 785 sayfalık Woodford (2003)’ün kitabını, 820 sayfalık  Heijdra ve Van der Ploeg (2002)’ün kitabını ya da 751 sayfalık Sorensen and Whitta-Jacobsen (2010)’in kitabını verebiliriz.

Son olarak, 2008 finansal krizi sonrasında bile, finans ya da ekonomi profesörleri tarafından yazılan yazılarda ve yapılan yorumlarda bankalar sadece finansal aracı kurumlar olarak takdim edilmeye devam etmiştir.

‘bankalar belli faiz oranında topladıkları mevduatı daha yüksek faiz oranlarından satarak kâr elde ederler’ (Krugman, 2015).

‘bankalar binlerce mudinin parasını toplayıp, yatırımcıya borç olarak yönlendiren aracılar olarak hareket ederler’ (Admati and Hellwig, 2012, p. 50).

‘mevduat ile borç taleplerinin fonlanması, bankaların yüzlerce yıllık uygulamasıdır’ (p. 51).

‘mevduatların ve kısa vadeli yükümlülüklerin ödünç taleplerini fonlaması yüzyıllardır süregelen ve bankacılık ders kitaplarında kutsanan bir uygulamadır…’ (p. 51).

‘bankalar mevduat toplayıp borç vererek ekonomiye katkı sağlarlar. Bu işlemlerden, mevduat toplamak sadece bankalara mahsus bir işlemdir. Borç vermeyi ise diğer kurumlar da çeşitli kriterlere (kredi notu, performansı vb.)  göre yapabilmektedirler. Bankaların borç vermeye yoğunlaşması, ellerinde hâlihazırda bulunan mevduat ve fonlardan dolayıdır (p. 148).

2.2. Bankacılığın Kısmi Rezerv Teorisi

Bu teori de her bankanın bir finansal aracı olduğunu iddia eder. Ancak, Finansal Aracılık Teorisi’nin önerdiği şekliyle bankaların makroekonomik sistemdeki rolüne itiraz eder. Bankacılık sisteminin ‘mevduat çarpanı’ ile birlikte para yarattığını savunur. Gurley ve Shaw (1955) bankaların ve diğer finans kurumlarının benzer olduğunu ve hem finansal aracılık yaptıklarını hem de ‘finansal alacak’ yarattıklarını söylemiştir. Gurley ve Shaw’un (1955) bu iddiaları zamanında birçokları tarafından itirazla karşılanmıştır. Bunların arasında, Culbertson (1958), Aschheim (1959), Warren Smith (1959), Solomon (1959), Paul Smith (1966) ve Guttentag ve Lindsay (1968) gibi  Kısmi Rezerv Teorisini destekleyen zamanın birçok ekonomisti vardır. {2}

Phillips Kısmi Rezerv Bankacılığı’nın mekanizmasını formüle ederek zamanın en etkin ekonomistleri arasına girmiştir. {3} Phillips’e göre:

‘bütün bankacılık sistemi ile ilgili olarak geçerli olan, bu bütünde küçük bir parça olan müstakil bir banka için geçerli değildir (Phillips, 1920, p. 40).

Teorinin bir diğer destekçisi Crick (1927)’tir. Crick, her banka müstakil olarak finansal aracı olmasına rağmen, sistem bir bütün olarak para yaratır. Keynes ve Tobin gibi Crick de daha sonraları yaratma kavramını tırnak içinde –kredi ‘yaratma’ – olarak kullanmıştır. Bu durum, alaya alınma ya da gülünç düşürülme kaygıları değilse de para yaratma ile ilgili bir şüpheyi de ima eder. Crick (1927) ve meslektaşları, bankaların para ve kredi yaratma potansiyellerini tam olarak inkar etmeseler de önemini hafifletmişlerdir. Konuyu, bankacılık ve akademik camia tarafından takip edilecek teknik bir konu ve doğal bir operasyon sonucu olarak takdim etmişler ve ekonomik kalkınma modellemeleri ile ilgisinin olmadığını yaymışlardır.

Friedrich von Hayek’in ilk kitabı da onun Kısmi Rezerv Teorisi’nin bir destekçisi olduğu gerçeğini ortaya çıkarmıştır (Hayek, 1929, p. 90). Hayek şunu söylemiştir. Yüzde 10’luk bir rezerv ile her banka kendisine yatırılan miktarın yüzde 90’ını kredi olarak verebilir ve böylece diğer bankalardaki mevduatı artırmış olur. Bu arada, Keynes (1930) de Kısmi Rezerv Teorisini desteklemiş ve hem Phillips (1920) hem de Crick (1927)’in çalışmalarını referans göstermiştir (p. 25). Daha sonra, para ‘yaratma’ kavramını, mevduattaki artışa işaretle mevduat ‘yaratma’ olarak müzakere etmiştir:

‘hiç şüphe yok ki, kelimenin tam anlamıyla, bütün mevduatlar onları barındıran bankalar tarafından yaratılmıştır. Dahası, bankalar bu mevduatlarla da sınırlı değildir. Para yaratması için bir mudinin gelmesine de gerek yoktur (p. 30)’.

Keynes mevduat ‘yaratıyor’ derken, banka transferlerini ve geri kalanında ise sadece finansal aracılığı kastediyor olabilir. Çünkü Keynes (1930) mevduat yaratıyor ifadesini kullandığı gibi nakit mevduat ifadesini de kullanıyor (p. 24). Bu çerçevede sadece bankalar müşterileri adına ‘mevduat yaratabilirler’ ve o müşteri de ister oradan nakit çeker isterse o mevduatını bir başka bankaya transfer eder (p. 24).

Dolayısıyla burada ‘mevduat yaratma’ ifadesi, en uygun ve hafif anlamıyla, bir mevduatı banka hesabına yazma eylemi demektir yani bankaya bir hesap girişi. Eğer, bir hesabı düzenleme bu hesap kaydını ‘yaratma’ olarak ifade edilirse, bu tanımlama ile bankalar ne zaman bir transfer yaparlarsa o zaman bir kayıt ‘yaratıyorlar’ demektir. Ancak bu durumda, diğer şirketler de aynı şekilde, firmanın hesaplarına bir transfer girdiğinde, bilançolarında varlık ve yükümlülük yaratabilirler. Dolayısıyla, Keynes’in terminolojisi durumu netleştirmede yeterli olmuyor. Geniş çevrelerce okutulan ve çağdaş ders kitaplarından olan Stiglitz (1997)’in kitabında da Kısmi Rezerv Teorisi’nin desteklendiğini ve Keynes’in terminolojisinin yansıtıldığını görüyoruz:

‘mevduat çarpanı sürecini, bir sihirbazın şapkasından tavşan çıkartmasına benzetebiliriz: hiç yoktan bir şeyleri var ediyor gibi görünüyor. Ama gerçekte bu reel bir fiziksel süreçtir. Mevduatlar, kayıt girişleri yaratıldığı anda yaratılıyor. Bugün bunlar elektronik uyarılarla anında gerçekleştiriliyor. Mevduat yaratma kuralları, sizin kayda girerken tabi olduğunuz kurallardır. İşte bu kurallar, özellikle kısmi rezerv gereklilikleri, belli bir para çarpanı ile sisteme mevduatı artırma kabiliyeti vermektedir (Stiglitz, 1997, p. 737).

Tekraren, mevduat ‘yaramak’ demek tanıma göre bir hesap kaydı yaratmak demektir. Bu terminoloji, bir müstakil bankanın bilançosunda orantılı bir düşüş olmadan, havadan ‘yeni satın alma gücü’ yaratıp yaratamayacağı sorusundan bizi uzaklaştırıyor. En azından, Stiglitz’in Kısmi Rezerv Teorisi’ne bağlılığı kesin.

Pekiyi, savaş sonrası en etkili Ekonomi ders kitaplarından olan Samuelson (1948)’un ders kitabı bahsettiğimiz problem ile ilgili olarak ne diyor: orijinal ilk baskılar, üçüncü teori olan Kredi Yaratma Teorisi’nden bahsetmekte ve reddetmektedir. ‘Bankalar gerçekten para yaratabilir mi?’ konu başlığı altında Samuelson şunu iddia etmektedir ‘yanlış açıklama hala geniş bir dolaşımda’ (p. 324):

‘bu yanlış açıklamaya göre, sıradan bir banka müdürü, tükenmez kalemini kullanarak, dolarlar yaratabilir ve bu dolarlar kendisinde mevduat olarak kalır. Kendilerine böyle bir yakıştıma yapılınca bankacıların kızmasına şaşmamak lazım. Bankacılar bunun öyle olmasını arzu edebilirler. Bütün bankacılar iyi bilir ki sahip olmadıkları hiçbir parayı hiçbir yatırıma veremezler. Ve yatırıma ya da borçlandırmaya yönlendiremedikleri her para kısa zamanda onları terk eder (p. 324)’.

Samuelson da Kısmi Rezerv Teorisini destekler ve bir bankanın borç verebilmesi için önce mevduat toplaması gerektiğini savunur. Aynı zamanda, genel toplamda bankacılık sisteminin para yarattığını savunur. Bu savını %20 zorunlu karşılık olduğunda küçük bir bankanın muhasebesi üzerinden gösterir. Eğer bu bankaya, 1000 dolar mevduat yatırılırsa, ‘banka bu durumda ne yapabilir?’ diye sorar. (p. 325). ‘banka bu durumda borçlandırmalarını ve yatırımlarını Tablo 4b’de görüldüğü gibi bilançosunda $4000’a çıkarabilir mi?

Tablo 4b: Küçük tek bir banka için mümkün olmayan durum

Varlıklar                                                                                        Yükümlülükler

Nakitler                                         1000 $

Borçlar ve yatırımlar                   4000 $                                 Mevduatlar                                      5000 $

Toplam                                          5000 $                                 Toplam…………….                             5000 $

 

Samuelson (1948, p 325)

‘cevap ‘kesinlikle hayır’dır. Peki neden? Herşey kurala uygun olmasına rağmen neden hayır? Çünkü banka yatırımları ve varlık kazanımları için, ödemeleri yapabilecek kadar para yok! Herkes gibi banka da müşterisine bir çek yazıyor… Müşteri o çeki alışverişte kullanıp başka birine veriyor… Bu durumda kısa sürede o çeke mukabil para ödenecek demektir… Bir banka kendi kekini yiyemeyeceğine ya da parasını alamayacağına göre tablo 4b bize, bir bankanın yapabileceği işlem hakkında yanlış bir fotoğraf vermektedir (p. 325f).

Samuelson şunu savunur. Bütün para bankayı terk edeceği için, bir borç verildiği takdirde kendisine 1000 $ yatırılan bir bankanın gerçek bilançosu şu şekilde görülecektir (Table 4c):

Tablo 4c: Bankanın gerçek bilançosu

Varlıklar                                                                                        Yükümlülükler

Nakitler                                         200 $

Borçlar ve yatırımlar                   800 $                                    Mevduatlar                                      1000 $

Toplam                                          1000 $                                 Toplam…………….                             1000 $

 

Samuelson (1948, p 326)

Samuelson şunu savunur, müstakil bir banka kredi yaratamazken bankacılık sistemi yaratabilir.

‘bu durumdaki bir banka düşünüldüğünde, sorun yoktur. Resmi rezervleri mevduatını karşılayacak kadardır. Yeni mudi gelip para yatırmadan bankanın yapabileceği bir şey yoktur’ (p. 326).

‘bankacılık sistemi bir bütün olarak, küçük bir bankanın yapamadığını yapabilir! Yani para yaratabilir’ (p. 324).

Samuelson, daha sonra tekrarlayan süreci tarif eder. Buna göre bir bankanın yeni borcu, diğer bankanın mevduatı olabilmektedir. Buna mevduat yaratma zinciri demektedir. Zorunlu karşılıkların %20 olduğu bir durumda, bankaya gelen 1000 $’ın nasıl 5 000$ olabildiğini açıklamaktadır. Para çarpanının 5 olduğu ima edilmektedir. Sonuç olarak birleştirilmiş banka sistemi bilançosu Samuelson tarafından şu şekilde gösterilmektedir (Table 4i):

Tablo 4i: Bankacılık sisteminin birleştirilmiş bilançosu

Varlıklar                                                                                        Yükümlülükler

Nakitler                                         1000 $

Borçlar ve yatırımlar                   4000 $                                  Mevduatlar                                      5000 $

Toplam                                          5000 $                                 Toplam…………….                             5000 $

 

Samuelson (1948, p 329)

Okuyucu, Tablo 4b’de bir bankanın yapamayacağını bütün bankacılık sisteminin yapabileceğini görecektir. Bankalar 1’e 5 olarak kendilerine gelen mevduatı artırabilmektedirler (p. 329).

Samuelson buna ‘çoklu mevduat genişletme’ diyor. Bu tanımlama, ders kitabında onlarca yıl varlığını sürdürmüştür. Konu başlığı ‘Bir bankanın tek başına yapamadığını bütün bankalar birlikte yapabilir’ (p. 493). Sonraki baskılarda, zorunlu karşılık oranları daha düşük ve bankalar zinciri daha fazla olarak konu varlığını sürdürmeye devam etmiştir (Samuelson and Nordhaus,1995). Samuelson’un ders kitabının 1948 ve 1995 baskılarını karşılaştırdığımızda birçok farklılıklar görülmektedir. Kitabın 1995 baskısında, bankaların para yaratması konusu 1948 baskısına nazaran çok daha kısadır. Kitabın 1995 baskısında Kısmi Rezerv Teorisi çok daha net olarak anlatılmaktadır: merkez bankasınca yaratılan reservler bankalar tarafından bir ‘girdi’ olarak kullanılmakta ve ‘çok daha büyük miktarlardaki banka parasına’ ‘dönüştürülmekte’dir (p. 490). Alternatif olarak Kredi Yaratma Teorisi’nden bahsedilmemektedir.

Tablo 4b’nin eşdeğeri bir tabloya da yer verilmemektedir. Buradaki fikir, müstakil bir bankanın da kredi yaratabileceğinden hiç bahsetmemektir {4}. Her bankadan, net olarak finansal aracı olarak bahsedilmekte, mevduat toplar ve topladığı mevduatı, zorunlu karşılıklar hariç, kredi olarak verir {5}.

Her bir küçük bankanın, borçlarını ve yatırımlarını kendi başına büyütme kabiliyeti sınırlıdır. Mudilerden topladıklarından fazlasını borç olarak veremez veya yatırım yapamaz (p. 496).

Pekiyi günümüz dünyasında onca para (modern banka mevduat parası) nereden geliyor? Şimdi bize bunun, her müstakil bankanın çok az kontrol edebildiği yaygın bir finans sistemi tarafından sağlandığı söyleniyor (p. 494).

Kısmi Rezerv Teorisinin diğer bir destekçisi ve önde gelen dergilerde yayınlanan yazılarında, ‘bankaların para yarattığını’ söyleyen (p. 251) Whittlesey (1944), bankaların para yaratarak para stoğunun tedarikçileri ve yöneticileri sıfatı ile (p. 247) mevduat yaratmakla devlet fonksiyonunu icra ettiklerini (p. 252) ifade etmektedir. Ancak bunun müstakil olarak değil Kısmi Rezerv Teorisi ile uyumlu olarak birlikte yaptıklarını ifade etmektedir:

‘yapılan birçok değişikliğe rağmen, bankacılık operasyonlarının mekanizması geçmişte olanlarla esasen benzeşmektedir. Mevduatın, kısmi rezervlere ve bankanın borç hacmindeki değişikliklere göre yaratıldığı (ve makul olarak yok edildiği) süreç hala temel olarak aynıdır (p. 247).

Yazar, kredi yaratmanın ekonomik teorilerde açıkça modellenilmemesi gereken ve birçok kabullere dayalı bir mekanik süreç olduğunun farkındadır.

‘fazla rezervlerin büyük ve dalgalı bir hacme ulaşması önemlidir. Öncelikle sabit rezerv oranı kabulünün belirttiği gibi, kanaatimce, bu durum tüm ticari bankacılık teorisinde yeterince dikkate alınmamaktadır. Mevduat büyütülmesi sürecinin geleneksel tanımlamasına göre rezervler, Banka 1 den Banka 2’ye, 3’e ve Banka 10’a akar. Azalan bir seri gibi, her seferinde daha az mevduat oluşturma kabiliyetine sahiptir. Rezervlerin de tam ve zamanında kullanılacağı varsayımına dayanılır  (p. 250).

Alhadeff (1954), ABD Federal Rezerv sisteminin bir yöneticisi olarak, Phillips (1920)’in kısmi rezerv teorisini hatırlatarak desteklemiştir:

‘tartışılmaya değer bir karmaşa da bankerlerin para ‘yarattığı’ iddiasıdır. Bankerlerin kredi alan müşterilerine hesap açmaları ile para yarattıkları iddia edilmiştir. O zamandan beri fazlasıyla gösterilmiştir ki kısmi rezerv sistemi ile ve bütün bankalar birlikte rezerv oranını yansıtacak şekilde mevduat artırabilmektedir. [Dipnot: ‘Chester A. Phillips, Bank Credit (NewYork: Macmillan Committee, 1931), chapter 3, bu iddianın klasik reddi için’] Sıradan bir banka normal olarak birincil mevduatına eşit miktarda genişleyebilir (p. 7).

Kısmi rezerv teorisi, özellikle de lisans seviyesinde, birçok ders kitabında önerilmektedir. (İlginç bir şekilde, lisansüstü okutulan kitaplarda ise içerik dışı bırakılmakta ve Finansal Aracılık Teorisi hükmünü sürdürmektedir.) Örneğin Stiglitz (1997) şunları ifade eder:

‘bu yolla, bankacılık sistemine giren yeni bir mevduat, mevcut mevduatın katlanarak büyümesine yol açar. Bu, kısmi rezerv sisteminin ‘mucizesi’dir. Mevduatlar, 1/zorunlu rezerv oranı katında artar… Burada, mevduatlar arttıkça geri ödenmemiş kredi miktarları da artmaktadır’ (p. 736). ‘şurası açıktır ki birçok bankanın olduğu yerde müstakil bir banka mevduatını katlayarak artıramaz. Müstakil bankalar, katlamalı mevduat yaratmaktaki rollerinin farkında bile değillerdir. Onların tek gördüğü şey, mevduatlarında gerçekleşen artış olup bu artışa mukabil yeni kredi verebilecekleri durumdur’ (p. 737).

2.3. Bankacılığın Kredi Yaratma Teorisi

Bankacılığın üçüncü teorisi – ister müstakil olarak isterse de birlikte bütün olarak- bankaları finansal aracı kurumlar olarak görmediği için diğer iki teori ile çatışmaktadır. Buna göre, bankalar kredi verdikleri ya da varlık aldıkları zaman kredi ve parayı havadan yaratırlar. Dolayısıyla, bankaların borç vermesi için önce mevduat ya da rezerv toplamasına gerek yoktur. Bankanın borç vermesi demek, yeni kredi ya da mevduat parası yaratmak olduğu için, başka bir yerde mukabil azalış olmadan toplam bilançosunda bir artış demektir. O halde bu teoriye göre, geri ödenmemiş kredi miktarı arttıkça, zaman içerisinde banka bilançoları ve para arzı da artma eğilimindedir. Bu durum, sadece var olan satın alma gücünün tekrar tahsis edileceğini ve para arzında bir artış olmayacağını söyleyen Finansal Aracılık Teorisine karşıdır. Bu fikri destekleyenler Macleod (1856), Withers (1909, 1916), Schumpeter (1912), Wicksell (1898), Cassel (1918), Hahn (1920), Hawtrey (1919) ve diğerleridir.

Ticari bankaların kendi paralarını (banknotlarını) bastıkları dönemde bu teorinin çok daha fazla destekçisi vardı. Ancak biz burada, bankaların kendi paralarını basmasalar bile para ve kredi yarattığını düşünen yazarları ele almaktayız.

Bu fikrin en yılmaz destekçisi, bir avukat ve bankacılık uzmanı olan Henry D. Macleod (1856)’dur. Etkili çalışmaları 20. yüzyıla kadar birçok kez basılmıştır (buradaki alıntılar onun çalışmasının 1906 yılındaki 6. versiyonundandır). Çalışmasında muhasebenin önemi ve bankacılığın hukuki ve finansal yönlerini birlikte vurgulamıştır. Banka faaliyetlerinin yasal doğası üzerine yaptığı analizlerin sonucunda şunları ifade etmiştir:

Bankerlerin işinin bir grup insandan ödünç alıp diğer bir grup insana borç vermek olduğunu söylemek kadar talihsiz ve yanıltıcı bir ifade olamaz. Şüphesiz bankerler çok sayıda insanın parasını toplarlar ancak onların yaptıklarının tuhaf  esası bu paraları diğer insanlara borç olarak vermek değildir. Bu toplanan miktar üzerinden çok büyük bir kredi altyapısı oluşturarak ödeme vaadlerini kat be kat artırmaktır. Bu krediler talep edildiğinde nakde çevrilmekte ve aynı miktardaki paranın bütün işlevlerini yerine getirmektedir. O halde, bankacılık bir Sermaye Ekonomisi değil sermaye artırımıdır. Bankacılık bir ödünç verme işlemi değil kredi yaratma işlemidir. Şimdi Takas İşlemleri sayesinde, tıpkı bir çek ile aynı bankadaki kredilerin bir hesaptan başka bir hesaba transfer edilmesi gibi, bu krediler de bir bankadan diğer bir bankaya transfer edilebilmektedirler. Ve bütün bu krediler kelimenin ve ticaretin tam anlamıyla aynı miktardaki nakit paraya eşittir. (Macleod, 1906, vol. 2, p. 311) {6}.

‘Bankerlerin müşterileri adına yarattıkları krediye ‘mevduat’ denir’ (p. 406).

Pratik olarak banka kredileri para gibidir. Para gibi ihraç edilemeseler de iç kullanımda paranın sahip olduğu bütün kabiliyetlere sahiptir. Bunlar gerçekte havadan yaratılan sermayedir. (Macleod, 1906, p. 408).

Macleod’un mesajı yayılmış, bu konuda oldukça üretken olan ve yıllarca Economist dergisinin editörlüğünü yapan Withers (1909,1916)’e kadar uzanmıştır:

‘eskiden bir müşteri bankaya gidip borç isteyince, bankerler kabul ederlerse, ona ellerinde var olan banknotlardan verirlerdi. Şimdi ise bir müşteri gidip borç isteyince, bankerler ona kredi verip bir hesap cüzdanı teslim ediyor ve bilançolarında da yükümlülükler hanesine o miktarı mevduat olarak ekliyorlar’ (Withers, 1916, p. 42) {7}.

Kredi yaratma teorisine göre, bankalar ‘mevduat’ olarak isimlendirdikleri bir kredi yaratırlar ve bu kredi paradır. Bu teorinin bir diğer etkin savunucusu Schumpeter (1912) şunu ifade eder:

‘bir kredi imalatçısı ve aracısı olarak bankerlerin fonksiyonu, yatırımcıların onlara sundukları birçok plan içinden seçim yapmaktır… birinin uygulamasına müsaade ederken diğerinin uygulamasını reddetmektir’ (Schumpeter, 1912, p. 225) {8}.

Schumpeter (1954) bankacılığın alternatif teorilerine de karşı çıkmıştır:

‘bu, analitik durumu derinden değiştirmekte ve banka kredilerinin, önceki mudilerin tasarruflarının ödünç olarak verildiği şeklindeki çözümlemeyi imkân dışı kılmaktadır. Bu durumda, banka borç verdiği anda ‘kredi yaratır’ şeklindeki bir ifade banka kendisine emanet edilen mevduatı kredi olarak verir ifadesinden daha gerçekçidir. Ekonomistlerin inatla sarıldığı bu teori onları, ne etkileyebildikleri ne de sahip olabildikleri sistemin kurtarıcıları yapmaktadır. ‘Kredi Yaratma’ teorisi, yanlış yorumlarla gizlenmiş gerçekleri ve aynı zamanda yatırım ve tasarrufun tuhaf mekanizmasını ortaya çıkarır. Bu mekanizma kapitalist bankaların rolü ve sermaye gelişimini de karakterize eder’ (p. 1114).

Bu teorinin ABD’li destekçileri Davenport (1913) ve Howe (1915) şunları ifade eder:

‘bankalar sahip oldukları mevduatları borç vermekten ziyade, kendi genişlettikleri kredileri vererek, mevduat yaratırlar’ (Davenport, 1913, p. 263).

‘bankalar ödünç olarak para vermezler. Kredi verirler. Bu krediyi kendileri yaratır ve onun üzerinden faiz alırlar. Artık evrensel olarak kabul edilmiştir ki eski Devlet Bankaları banknot formunda kredi yarattılar ve bu nakit demekti. Şimdiki modern sistemimizde de ‘mevduat’ formunda kredi yaratıyorlar ve bu çeklerle dolaşıyor ve neticede aynı fonksiyonu icra ediyor yani nakit yaratıyorlar.

‘’bütün bunlar bir bakıma, ABD Devlet Bonolarına dayalı ulusal banknotların basılmasını temin eden Ulusal Bankacılık Yasasını geçersiz kılıyor. Aynı zamanda bütün Devlet Banka paralarına %10’luk vergiyi öngören yasayı da geçersiz kılıyor…’

Halk, banka çekleri formunda dolaşan banka kredilerinin dolaşımdaki payının ne kadar olduğunun çok az farkındadır. Amerika’daki ticaretin %95’i banka çekleri ile yapılmakta sadece kalan %5’inde nakit kullanılmaktadır. Bu nakdin de %5 gibi çok küçük bir kısmı altındır  (Howe, 1915, p. 24f).

‘banknotların piyasada kullanılması, halkın altın ve gümüş kullanımını kesti ve ödemelerde Banka Kredilerinin kullanımının yolunu açtı. Bu gelişim sürecinin sonucu olarak ABD’de çek kullanım hacmi yıllık 200-250 milyar dolara ulaştı. Şurası kesindir ki bu kadar hacmi altın para ile gerçekleştirmeniz mümkün değildir. Bütün dünyada yaklaşık 8 milyar altın para var ve bunun sadece 2 milyar dolardan azı ABD’dedir.

‘bankalar, tüccar ve sanayicilerin çeklerini kırarak 15 milyar dolar kredi yaratmışlar ve bunları da yeni ödünç alanların hesaplarına mevduat olarak eklemişlerdir. Sonuç olarak, ödünç alanlar da çek kabul etmiş ve ödemelerini çekle yapmışlardır’  (Howe, 1915, p. 25).

İsveçli ekonomist Gustav Cassel (1923) şuna işaret etmiştir:

‘’pratikte, gerek bankanın avans vermesi, gerek çekleri kırması gerekse de müşterilerine yeni krediler açması ile mevduatlar sürekli yaratılmakta ve beslenmektedir’ (p. 414). {9}

Yukarıdaki cümlede, kısmi rezerv teorisinden önemli bir fark tekil ifade kullanılmasıdır; bir banka mevduat yaratma kabiliyetine sahiptir. Hawtrey (1919), Macleod’s (1856)’un açıklamasını yansıtarak, bankaların havadan para yarattığını iddia eder. Erken dönem Keynes de, kredi yaratma teorisini 1920’lerin başında heyecanla öven savunuculardan biridir:

‘para kredi mekanizması anlayışımızda ve ticaret döngüsü analizimizde son zamanlarda birçok düşünürün birlikte çabalarıyla ortaya çıkan neredeyse devrimci bir ilerlemedir ve ekonomik düşünce alanında bugüne değin yapılan en önemli ilerleme olduğu kanıtlanabilir  (Keynes and Moggridge, 1983, p. 419, Tily, 2012’nin alıntıladığı şekliyle).

Keynes, gözleri yeni açılmış bir dönme izlenimi vermektedir. Keynes (1924) Parasal Reform çalışmasında da bankaların ‘kredi hacmini’ genişletme ve daraltma kabiliyetleri hakkında oldukça nettir (p. 137):

‘içerideki fiyat seviyesi esas olarak bankalarca (en büyük 5) yaratılan kredi miktarı tarafından belirlenmektedir;… yaratılan kredilerin toplamı kabaca banka mevduatları toplamı kadardır. Arasındaki fark yatırımlar, tutulan nakitler ve avanslardan kaynaklanmaktadır’ (age., p. 178).

Daha sonraları, Kesney’in diğer teorilere verdiği destek onun kredi yaratma teorisi üzerine olan görüşlerinin istikrar bulmadığını gösterir. Gerçekten de bazı bulgular onun, gelen paranın tetikleyici faktör olduğu, kısmi rezerv bankacılığı teorisi konusuna eğilimli olduğunu gösterir:

‘o halde, bu yolla ya da bir başka yolla, bankalar toplam yaratılan kredi miktarını yukarıdaki kriterlerle ölçülen kapasiteleri ölçüsünce bir şekilde düzenlerler (yatırımlar, kasa, avanslar). Bankaların ‘nakit’ hacmi, İngiltere Bankası’ndaki mevduatlar ve paralar hep birlikte yaratılan kredi hacmini belirler (age. P179)’.

Keynes’in kaleminden çıkan daha net bir ifadeyi, başkanı Hugh Macmillan’ın ismi ile anılan Macmillan Komitesi (1931) raporu olarak da bilinen,  Finans ve Endüstri Komitesi raporundan elde ediyoruz{10}. Komite birinci uzman ağızlar ve görgü tanıklarından çok bilgi toplamış ve hemen soruşturmalarının ana konusuna ‘banka kredi yaratması’nı koymuştur. {11} Bu rapor, ilgili paydaşlardan oluşan bir grup tarafından yürütülen, modern zamanın bankacılık ve finans konusunda yapılan en derin ve geniş çalışmasıdır. Nihai rapor Haziran 1931 tarihinde sunulmuş ve konumuz ile ilgili olarak birçok ifadeyi içerir. Rapor taslağının, komite üyelerinden biri olan Keynes tarafından hazırlandığı ve yönlendirildiği söylenir. Aşağıdaki ifadeler açıkça müstakil bir bankanın banka muhasebesine işaret eder:

‘bir bankadaki mevduatların, halkın tasarruflarından ya da şimdilik harcamayacağı nakitlerden müteşekkil olduğunu düşünmek normal bir şeydir. Ancak mevduatların büyük bir kısmı bankaların kendilerinin yaptıkları faaliyetlerden doğmaktadır. Borç verdiklerinde, limitin üzerinde para çekilmesine müsaade ettiklerinde ya da tahvil satın aldıklarında, bir banka kayıtlarında mevduata eşdeğer bir kredi yaratır (age, p. 34)’.

Son cümle tekil ifade kullanır; bir bankadan verilen bir borç, aynı miktarda mevduat yaratmaya eşdeğer bir kredi yaratır. Eğer banka bir finansal aracı kurum olsaydı, müşterisine yeni kredi yaratamaz ancak fonları bankanın içinden yada dışından ama farklı bir hesaptan transfer ederdi. Bu durum çok açık bir şekilde görülür:

‘eğer müşteriler tarafından ek bir para yatırma ya da para çekme işlemi yapılmadıysa’ o halde ‘bir tek bankerin mevduat hacmi, onun ödünç verdiği miktarlar tarafından dalgalanır (değişebilir)… (op. cit., p. 12)’.

Bankacılığın kredi yaratma teorisi, genç ekonomistleri ve politika belirleyicileri eğitmek için 1930’lara kadar ders kitaplarında önemli bir kısmı oluşturuyordu. ABD’de James (1930)’in parasal ekonomi üzerine olan kitabında net ve güvenle şu değerlendirmeler yer alır:

‘banka, kendisine yatırılan nakit mevduattan çok çok daha fazlasını borç olarak verebilir. Bu durumda, banka bilançosunun yükümlülüklerinde, mevduatlar başlığı altında bulunan miktarın büyük çoğunluğu yaratılmıştır. Bunlar müşteriler tarafından bankaya getirilip yatırılan paralar bankaların müşterilere verdiği borçlar ya da yaptıkları iskontolardır…’

‘banka krediyi paraya çevirdi. Daha önce var olmayan bir satın alma gücünü yarattı. Çünkü banka, toplumdaki fertlerin ellerindeki parayı herhangi bir şekilde azaltmadan kişiye borçlarını ödeyebilmesi için bir ödeme aracı vermiş oldu. Dolayısıyla, bankanın ödünç verdiği miktarlara yapılan her ekleme, toplumdaki toplam para arzında net bir artışa sebep olmaktadır. Aynı şekilde bir azalma da toplam para hacminde bir azalışa sebep olur (James, 1930, 194f, orijinali italik)’.

1930ların ortalarına doğru kredi yaratma teorisinin yıldızı sönerken, ve kısmi rezerv teorisi hakim olurken, önde gelen – kendi döneminde önde gelenlerden olmasa da- para ekonomisti Irving Fisher kredi yaratma teorisinin doğruluğunda ısrar ediyordu:

‘ne zaman ki banka bana 1000$ borç verir ve mevduat hesabımda 1000$ gözükür, işte hesabımda gözüken o 1000$’lık para yeni bir paradır. Banka tarafından bana verilen borç üzerinden yeni yaratılmış, çek koçanımın üzerine mürekkeple yeni yazılmış ve banka kayıtlarına yeni girmiştir…o kalemin mürekkebinin dışında, böyle bir para var değildir (Fisher, 1935, p. 3)’.

Takip eden onyıllar içerisinde diğer iki teori hakim olmasına rağmen, kredi yaratma teorisinin bir avuç bağlıları olan Avusturyalı ekonomistler (savaş sonrası ABD’de oldukça etkililer), post-Keynesyenler ve tümevarımsal deneyci okul üyeleri var olmaya ve gelişmeye devam ettiler.

Kredi yaratma teorisine uygun görüşlere örnek olarak Avusturyalı yazarlar Hoppe, Hülsmann ve Block (1998) gösterilebilir. Bankaların kredi ve para yarattığını söyleyen post-Keynesyen yazarlara Rochon ve Rossi (2003) ve Basil Moore örnek verilebilir.

‘bir banka bir müşterisine ödünç para verdiğinde, bu en basit ifadesiyle müşterinin hesabına yazılan bir kredidir’ (Moore, 1988, p. 51).

Moore (1988) aynı zamanda kısmi rezerv teorisine de karşı olmasına rağmen kullandığı ‘banka aracılığı’ ifadesi de ideal değildir:

‘geleneksel anlayışın tersine, merkez bankası tarafından uygulanan zorunlu karşılık oranlarındaki değişiklikler, banka aracılığı işlemleri hacmini doğrudan etkilemez’ (age., p. 65).

1990’lı yılların başından itibaren ekonomi araştırmalarında kullanılan metodolojilerde, önceden bir teori ortaya koymaktan (tümdengelim) ziyade deneysel olarak kazanılan bilgilerin üzerine (tümevarım) teori geliştirmek daha itibarlı hale geldi  (bknz Werner, 1992, 1997, 2005). Bu yaklaşım ile Werner (1997) şunları ifade etmiştir:

‘… bankalar borçları artırarak yeni satın alma gücü yaratırlar’ (p. 282).

Bu görüş ile uyumlu olarak, makroekonomik modellerde banka kredi bilgilerinin de yer almasını önermiştir:

‘toplam banka kredilerini ‘para arzı’ denkleminde kullanmak şu avantajları sağlar; (a) Kredi her zaman efektif satın alma gücünü temsil edecektir çünkü kimse borç almazsa, transfer edilecek bir borç da bulunmaz. (b) efektif satın alma gücünü hesaplamak mümkün olacaktır. Örneğin, banka yükümlülükleri değil banka varlıkları ile diğer şirketlerin bankalara olan yükümlülükleri hesaba katılacaktır. (c) Ekonomi sektörü sistemdeki toplam krediyi bilecek ve bize satınalma gücünün nereye doğru gittiği hakkında bilgi verecektir. Mevduat toplamı bu bilgiyi bize vermez (age.,  p. 283)’.

Genel ekonomik modelden spesifik sektöre doğru inerken, elde edilen ayrık kredilerin Miktar Teorisini destekleyen deneysel bulguları oldukça fazladır. Ve bunlar birbirlerine rakip teorilerden değişkenler içerir:

‘döviz kurları ve faiz oranlarında ihmal edilebilir derecede çok küçük değişimlerin olduğu durumlarda; GSMH, varlık fiyatları ve Japon yatırımları gibi ana ekonomik değişkenleri tek taraflı olarak miktar (ayrık kredi miktarı) parametreleri ile açıklanabileceğini keşfettik… bu durum bize, kredilerin makroekonomik rollerini araştırmak ile ilgili olarak yepyeni bir yol açmaktadır’ (Werner, 1997, p. 305).

Werner (2005) şu soruyu ortaya koyar; bir banka bir müşterisine kredi verip hesabına yazdığında parayı nereden bulur?:

‘para, banka tarafından diğer işlemlerden çekilmemiştir. Ekonominin diğer bir bölümünden yönlendirme ya da transfer de olmamıştır. Hepsinden ötesi, mevduat olarak gösterilmesine rağmen, hiçbir mudi tarafından yatırılmamıştır. Banka, kısaca, rakamları kendi kayıtlarına ve müşterinin hesabına yazdığı anda para yaratmıştır. Gerçekte banka şunu demektedir; ödünç alan müşterim para yatırmadığı halde bir mevduat sahibi oldu. Ders kitaplarındaki gösterimin tersine, görüyoruz ki her müstakil banka borç verdiği anda para yaratmaktadır. Bu gerçeğin okul kitaplarında gösterilmesi sadece hafızalarda daha iyi kalmasına yol açmayacak aynı zamanda öğrencilere bankaların gerçekte ne yaptıklarını da öğretmiş olacaktır: bankalar havadan para yaratırlar. Bankalar o kredinin kendilerinde başkasının hesabında var olduğu izlenimi verirler ve hiçkimse de farkı bilmez (p. 178)’.

Son olarak şunu tekrar etmeliyiz ki kredi yaratma teorisi çağdaş ekonomi, finans ve bankacılık ders kitaplarının hiçbirinde yer almaz. {12: Ryan-Collins et al. (2011) derskitabında yer alıyor. Bir istisnadır.}

2.4. Değerlendirme

Werner (2014b)’in çalışmaları ile birlikte yukarıdaki literatür taraması neticesinde, şunlar söylenebilir; finansal aracılık teorisinin bugünkü olanca baskın pozisyonuna rağmen, ‘bankaların para yaratıp yaratmadığı ve dolayısıyla da benzersiz olup olmadığı’ sorusu hala cevap bulamamıştır. Bu sonuç, Guttentag ve Lindsay (1968, p. 992)’in neredeyse yarım yüzyıl önce Politik Ekonomi Dergisindeki sorusuydu ve yakın zamana kadar da doğru olarak kaldı. Birçok etkili ekonomistin konuyu sürüncemede bırakması ve konuyu ele alan bazı seçkin yazarların da birbirini dışlayan her üç teoriye de bir şekilde destek vermeleri konunun cevap bulmasına destek olmamıştır. İngiltere Bankası tarafından ortaya konulan yeni belirsizlik standardı her üç teoriyi de aynı anda destekler mahiyettedir:

Birçok merkez bankasının bankacılığın Finansal Aracılık Teorisi’nin savunucusu ve destekçisi olması, bu teorinin akademik dünyada da kırk yıldan fazladır baskın olmasına hizmet etmiştir. İngiltere Bankası’nın kıdemli personeli bu görüşü hala onaylamaya devam etmektedir: Başkan Mark Carney (2014), Cass Business Okulunda yapmış olduğu bir konuşmada Brunnermeier ve Sannikov (2015)’un para teorisinin kendi görüşlerini desteklediğini ifade etmiştir. Bu makalenin özetinde açıkça bankaların;

‘hanehalkından mevduat toplayıp onları yatırımcılara yönlendiren, finansal aracı kurumlar olduğu ifade edilmektedir…’ {12}

’yani bankalar, hane halkından mevduat toplayarak kendilerini finanse etmektedirler’ (p. 1).

2014 Mart ayının sonlarına doğru, İngiltere Bankası Finansal Politika Komitesi (FPK) harici üyesi Bayan Clara Furse şunları ifade etmiştir:

‘finansal sistem bizler için hayati fonksiyonlar icra etmektedir, tasarruflar ile yatırımlar arasında aracılık görevini yerine getirmek için vardır… bankalar, banka dışı finansal kuruluşlar ve pazarlar hep buna hizmet etmektedirler…’ (Bank of England, 2014c).

FPK üyesi şunu savunmaktadır; ekonomik büyümenin olabilmesi için banka faaliyetleri yerine ‘doğrudan finansman’ kullanılabilir. Ve krizin bir dersi olarak ‘pazar temelli finansman’ın artırılmasını önermektedir. Yani, bankacılığın dışındaki kanallarla finansman sağlamak. İngiltere Bankası’ndaki diğer ekonomistlerin de finansal aracılık ya da kısmi rezerv teorisini destekledikleri görülmektedir. Bu durum, – bankaları dahil etmeyen – bankanın tahminleme modellerinde görülebilmektedir (Bank of England, 2014d).

Bankacılığın kredi yaratma teorisinin (Werner, 1992, 1997, 2005, 2012, 2014b; Ryan-Collinset al., 2011, Benes and Kumhof, 2012) çalışmalarından olsa gerektir ki, İngiltere Bankası 2014 Mart ayında bu teoriyi de ek olarak desteklemeye başlamıştır (Bank of England, 2014a, b).-

Bu durum, İngiltere Bankası personelinin şimdi her 3 teoriyi de aynı anda desteklediği anlamına gelmektedir (bknz Zoltan and Kumhof, 2015). Her üç teori de bankacılık politikasına, para politikasına ve banka düzenlemelerine farklı yaklaşımlar sergilediği için İngiltere Bankası’nın kredibilitesi tehlikededir.

Uzun yıllardan bu yana, tartışmaların hala bir karara varmamasının sebeplerinden biri de, tezlerin farklı banka muhasebe operasyonları üzerine bina edilmesinden kaynaklanmaktadır. Ancak 3 teorinin de layık olduğu mukabil haklar, prensiplere dayalı modellerle tespit edilemez. Çünkü teorik dünyada, her teori makul ise kavranabilir bir yapıdadır. Bunun yerine, gerçek operasyonlar ve muhasebe kayıtları üzerinde yapılacak deneysel bulgular neticesinde ihtilaflar giderilebilir. Ne ilginçtir ki, gözlem süresinde -19. yüzyıldan 2014’e kadar- hakemli bilimsel dergilerin hiç birinde deneysel bir test rapor edilmemiştir.

Bu konuda ilk deneysel test, bilimsel bir dergide Werner (2014b) tarafından yayınlanmıştır: bir bankanın yardımı ile ‘gerçek’ bir borcun verilmesi ve geri ödenmesi sırasında oluşan işlemler ve muhasebe kayıtları incelenmiş. Sadece kredi yaratma teorisinin, gözlemlenen muhasebe kayıtları ile uyumlu olduğu görülmüştür. Ancak test tasarımı tam kontrollü bir ortama imkân vermemiştir: günde 24 saat fiilen süregiden banka işlemlerinden dolayı, test işleminin yanısıra (bir borç verme işlemi yapılmamasına rağmen) başka işlemlerin de kayda girmesine engel olmak mümkün olmamıştır. Dolayısıyla, kontrol edilemeyen bir grup faktörü de birlikte değerlendirmek mecburiyetinde kalınmıştır. Netice itibarıyla, sağlamlık kontrolü için üç teorinin de diğer işlemlerden etkilenmeyeceği tam kontrollü bir ortamda ve faklı bir test sürecinde tekrar denenmesi gerekirdi.

Diğer faktörleri tamamen kontrol edebilmek için banka operasyonlarının merkezinde olan – banka muhasebesini ve bankacılık kurallarını işleyen – İT sistemi çevrim dışı alınabilir ve bir borcun sistemdeki seyri takip edilebilir. İnsanlar böyle bir simülasyonda, sadece test yapıldığını öğrendiklerinde tavırlarını değiştirseler de, normal bankacılık yazılımını kullandığınızda karşılaşacağınız problemlerle karşılaşmazsınız. Bütün faktörler kontrol altında olur.

  1. A Kontrollü bir deneysel uygulama

3.1. Üç teorinin öngörüleri

200.000 € tutarında bir banka kredisi verildiğinde bunun nasıl kaydedildiğine ilişkin olarak her teorinin öngörüsü, deneyden önce kolaylık sağlamak amacıyla açıklanmıştır.

 

3.1.1. Finansal arabuluculuk teorisinin muhasebe açısından sonuçları

Bu teoriye göre bankalar, rezerv yükümlülükleri, sermaye yeterliliği veya faiz düzenlemeleri dışında borsa acenteleri veya portföy yönetimi şirketleri gibi banka dışı finansal kuruluşlardan çok farklı değildir. Banka dışı finansal kuruluşlar, müşteri para kuralları (bknz FCA’de CASS ve PRA, 2014) uyarınca müşterilerin mevduatlarını, başka bankalara veya merkez bankalarına yatırmak suretiyle muhafaza etmekle yükümlüdürler (bir tür kefalet veya depolama şeklinde). Bu teori bankaların bu açıdan banka dışı finansal kuruluşlarla aynı konumda olduğunu söylemektedir. Bu durumda müşteri mevduatları bilançoda yükümlülük olarak gösterilmemektedir (Werner, 2014c). Bütün fonlar, merkez bankası rezervlerinde tutulabilen ya da diğer banka veya finansal aracılar nezdinde hesaplara yatırılabilen merkez bankası parası niteliğindedir (bu tutarlar bu kurumlarda da bilançoda gösterilmezler).

Bir kredi verildiğinde, bankanın kredi sözleşmesi sebebiyle bu kredi, borçludan alacağı varlıklarda bir artış olarak gösterilir. Ancak, kredinin geri ödenmesi, merkez bankasında tutulan rezervler veya başka bankalarda tutulan müşterilerin parası gibi fonların geri çekilmesini gerektirir. Bu teoriye göre, banka dışı finansal aracılarda olduğu gibi, bir banka kredisi verilmesi sebebiyle bankaların bilançoları genişlememektedir.

 

3.1.2. Kısmi rezerv teorisinin muhasebe açısından sonuçları

Bu teori uyarınca her banka bir finansal aracı konumundadır. Fonlar, bankalar ve merkez bankası arasında akış kabiliyetleri olduğu varsayımıyla nakit veya kıymetli metal eşdeğeri gibi kabul edilmektedir. Samuelson tarafından yapılan kısmi rezerv teorisi tanımı uyarınca yeni krediler yeni mevduata bağlı olarak verilmektedir. Buna göre, %1’lik bir rezerv yükümlülüğü ile bir bankanın 200.000 € tutarında bir banka kredisi verebilmesi için önce 202.000 € tutarında yeni mevduat kabul etmesi gereklidir. Bankanın bilançosu, önce verilecek krediyi ve buna tekabül eden rezerv yükümlülüğünü karşılayacak büyüklükte bir mevduat artışı göstermelidir (Tablo 5).

Tablo 5: 200,000 € tutarındaki bir borcun hesaplardaki gösterimi (Kısmi Rezerv Teorisi, Samuelson’un İfadesiyle)

Varlıklar                                                                          Yükümlülükler

Nakit Rezervler           +€ 2,000                                             Mevduatlar      +€ 202,000

Borç ve Yatırımlar       +€ 200,000                                                                                  

Toplam                       +€202,000                                          Toplam            +€ 202,000

Tabloda görüleceği üzere, bilançoda artış olmaktadır. Ancak bu, yeni kredi verilmesine değil, yeni mevduat kabul edilmesine bağlıdır. Bu husus, Samuelson tarafından yapılan tarif, mevduatın kabulü ve kredinin verilmesi şeklinde iki adıma bölündüğünde açık hale gelmektedir (Tablo 6).

Tablo 6: 200,000 € tutarındaki bir borcun hesaplardaki gösterimi (Kısmi Rezerv Teorisi, Samuelson’un İfadesiyle)

Birinci Adım: € 202,000 tutarındaki mevduatın alınması

Varlıklar                                                                          Yükümlülükler

Nakit Rezervler           +€ 202,000                                         Mevduatlar      +€ 202,000

Borç ve Yatırımlar                                                                                                            

Toplam                       +€202,000                                          Toplam            +€ 202,000

İkinci Adım: € 200,000 tutarında yeni borç verilmesi

Varlıklar                                                                          Yükümlülükler

Nakit Rezervler           +€ 200,000                                         Mevduatlar      +€ 0

Borç ve Yatırımlar                                                                                                            

Toplam                       +€200,000                                          Toplam            +€  0

Birinci ve ikinci adımda gerçekleşen değişiklikleri toplamak suretiyle yukarıda Tablo 5’te gösterilen toplam değişim tutarını elde ediyoruz.

Görüleceği üzere, bu kısmi rezerv modelinin işlevsel olabilmesi amacıyla Samuelson, yeni mevduatın nakit olarak yatırıldığını ve verilen kredinin de nakit olarak ödendiğini varsaymaktadır. Bu, gerçekçi olmaktan uzaktır, zira banka kredileri nadiren nakit olarak verilmektedir. Bu teorinin daha önemli bir kusuru, mevduatların bilançoya kaydına dairdir. Bu teoride iddia edildiği gibi, eğer bir banka sadece bir finansal aracı konumunda olsa, bilançosuna müşteri mevduatlarını kaydedememesi gerekir – ancak bu teorinin destekçileri böyle olduğunu iddia etmektedir (yukarıda Samuelson ve diğerlerinin görüşleri ile ilgili tartışmalarda veya Tablo 5 veya 6’da gösterildiği şekilde). İngiltere’de, Müşteri Para Kuralları uyarınca mali aracılar müşterilerin parasını bilançolarında gösteremezler (Werner, 2014c). Sadece bu husus, bankaların bir finansal aracıdan ibaret olamayacağını ve muhasebe uygulamalarının banka dışı kurumlardan farklı olması gerektiğini açık şekilde göstermektedir. Bu husus bile, Tobin’in bankaları, banka dışı kurumlardan ayıran hususun rezerv yükümlülükleri ve faiz düzenlemelerinden ibaret olduğu iddiasıyla (bunlara sermaye yeterliliğine ilişkin gereklilikler dahil edilse bile) çelişmektedir.

 

3.1.3 Mevduat yaratma teorisinin muhasebe açısından sonuçları

Bu teoriye göre bankalar müşterilere ait fonları/paraları kendi paralarından ayırmamaktadırlar. Dolayısıyla bankalar borç verirken, yeni mevduat söz konusu olmadığı (para yatırılmadığı) halde borçlanan kişinin hesabına borçlanılan tutar kadar para yatırabilmekte/alacak kaydedebilmektedir (karşılıksız borç yaratılması, Werner, 2014c). Bu durumda, nakde, Merkez Bankası rezervlerine veya başka bankalarla bir dengeleme işlemine gerek olmadan, sadece verilen krediye bağlı olarak bankanın bilançosu genişler (rezerv ve sermaye oranına ilişkin yükümlülüklerin sadece belirli ölçüm/hesaplama dönemlerinde karşılanması gerekli olup, bir kredinin verilebilmesi için bunlar fiziksel önkoşullar niteliğinde değildirler). Başka bir ifadeyle bir banka, hesaplara yatırma veya rezervler yoluyla hiç bir yeni para almadığı halde yeni bir kredi açabilir. Başka hiç bir hesapta buna denk tutarda bir azalma olmadığı halde, borçlunun hesabına, açılan kredi tutarı kadar para yatırılır. Eğer paranın hesaplar arası transferi söz konusu olsaydı, başka bir hesapta azalma olması gerekirdi. Sonuç olarak; banka kredileri yeni mevduat yaratır, bunun tersi doğru değildir (Tablo 7).

Tablo 7: 200,000 € tutarındaki bir borcun hesaplardaki gösterimi (Kredi Yaratma Teorisi)

Varlıklar                                                                  Yükümlülükler

Borç ve Yatırımlar                  +€200,000                  Mevduatlar (Müşteri hesabı)  +€ 200,000

Toplam                                   +€200,000                  Toplam                                   +€ 200,000

Bu üç teoriden hangisinin doğru olduğunu belirlemek için bir banka bilançosunun bir kredinin verilmesinden önce ve sonra incelenmesi gereklidir. Deneyin sağlıklı olması için bunun tüm koşulların kontrol edilebildiği bir ortamda yapılması gerekir. Eğer, başka hiç bir para yatırılmadığı veya rezerv işlemi yapılmadığı halde bankanın verdiği kredi bilançoda artışa sebep oluyorsa, kredi yaratma teorisi elde edilen delillerle desteklenmiş olacak ve diğer iki teori reddedilecektir.

3.2 Deney

Bankacılığa dair üç teori üzerinde, Werner (2014b) tarafından aktarılan ilk deneysel uygulama, araştırmaya iştirak eden ve kayıtlarını paylaşan bir bankadaki gerçek bir kredinin ele alınmasını, böylece kredi artışının nasıl muhasebeleştirildiğinin takip edilebilmesini içeriyordu. Marco Rebl’in eş başkanlığını yaptığı, Almanya’nın Aşağı Bavyera bölgesinde yer alan bir kooperatif bankası olan Raiffeisenbank Wildenberg e.G. bu deney için işbirliği yapma nezaketini gösterdi. Bu uygulama kontrollü bir deney değil ‘canlı bir test’ olacağı için gözlem süresi boyunca banka müşterilerinin diğer işlemleri gerçekleşmeye devam edecekti. 24 saat kesintisiz devam eden modern elektronik bankacılık sistemleri sebebiyle deney süresince başka işlemlerin gerçekleşmesi kuvvetle muhtemel olduğu için, araştırmacıların bu tür bir deneyi kontrol etmeleri oldukça güçtür.

Bu sorunu dikkate alan banka direktörü Rebl, araştırmacının hatasız bir şekilde tüm diğer işlemleri kontrol etmesine imkân sağlayan bir test yöntemi kullanılmasını önerdi. Bay Rebl, bütün banka muhasebe işlemlerinin, banka personelinin günlük işlemlerinde kullandığı bir bilişim sistemi içinde gerçekleştirildiğini açıkladı. Her ne kadar kullanılan yazılımın kodları bir banka kredisi girişi yapıldığında gerçekleşen komutları doğrudan gösterebilecek olsa da, bu yazılımın kodlarına üst düzey banka yöneticilerinin dahi erişmesi zordur. Banka bilişim sistemlerinin yüksek düzeyli güvenlik şartları vardır, üstelik bu sistemlere ait hizmetler, genellikle yazılımın detaylarına başkalarının erişimine izni vermeye yanaşmayacak dış tedarikçiler tarafından yürütülmektedir. Ancak tam bu noktada Bay Rebl Bavyera’daki bütün kooperatif bankalarında aslında birbirine paralel çalışan iki bilişim sistemi olduğunu ve bu sistemlerin ikisinde de tüm bankaların muhasebe bilgilerinin tutulduğunu ifade etti. İlk uygulamalı testte kullanılan, günlük bilanço ve raporları üreten yazılımın adı ‘BAP Mutabakat’tır (Bankarbeitsplatz Agree). Ancak bu yazılım, banka denetçilerine ve düzenleyici kuruluşlara sunulan, bankaların resmi yıllık hesaplarının derlenmesi için kullanılmamaktadır. Bu resmi hesaplar için ‘Hersbrucker Jahresabschlußprogramm’ olarak adlandırılan ikinci, paralel bir sistem kullanılmaktadır (bundan sonra HJAP olarak atıf yapılacak bu program, ‘Hersbruck yıllık hesaplar programı’ anlamında olup, adını programı yazan banka direktörü Bay Weidinger’in çalıştığı Raiffeisen bankasının bulunduğu kasabadan almıştır). Bay Rebl, HJAP sisteminin banka muhasebesine ilişkin tüm kuralları ve fonksiyonları içerdiğini, bankacılığa ilişkin tüm yasal ve idari düzenlemelere, süreçlere ve iyi uygulama örneklerine uygun olduğunu belirtti (ki bu kuralların bir kısmı BAP Mutabakat programının günlük kullanımında uygulanabilir olmayabilir veya yapılan işlemlerle ilgili olmayabilir). Buna karşı HJAP, bu hesapların derlenmesi, kontrol edilmesi ve düzenleyici kuruluşlara sunulmasında daha kullanışlı olan katı yıllık raporlama gereklerini ve ihtiyaç duyulan fonksiyonları karşılamaktadır.

Takvim yılı sonunda yıllık hesapların oluşturulması için tüm işlemler HJAP bünyesinde toplanır ve birleştirilir. Bu işlem için, BAP sistemine kaydedilen işlemler HJAP sistemine otomatik olarak aktarılır. Ancak Aralık ayının sonunda gerçekleşen bazı işlemler, tatile rastlamaları gibi sebeplerle BAP Agree sistemine düzgün kaydedilemeyebilir. Bu durumda banka direktörleri, takvim yılı tamamlandıktan sonra bile olsa, kayıt dışı kalan bu işlemleri HJAP sistemine elle kaydettirme imkânına sahiptir.

Dolayısıyla Bay Rebl, testin şu şekilde tasarlanmasını önerdi: en son yıllık hesaplar kullanılmak suretiyle (testin yapıldığı dönemde 2013 yılı hesapları kullanıma hazırdı) HJAP yazılımının en son versiyonu kullanılarak (2.0.2013/5 versiyonu), 200.000 € tutarında test amaçlı bir banka kredisi, sanki yılsonunda kaydedilememiş olup, raporlamanın doğru yapılabilmesi için 31 Aralık 2013 tarihinden sonra elle kaydedilmesi gereken bir işlemmiş gibi kaydedilecektir. Bu senaryoda – araştırmacı tarafından talep edilen – tek bir işlem kaydedileceği için, diğer banka müşterileri tarafından gerçekleştirilen otomatik işlemlerden kaynaklanan pürüzler söz konusu olmayacaktır. Başka bir ifadeyle, diğer tüm etmenler kontrol altındadır. Aynı zamanda, yazılım zaten bu tür bir ihtimalin gerçekleşmesine izin verecek şekilde tasarlandığı için tüm standart süreçler ve düzenlemeler bu işlem için geçerli olacaktır. Elle yapılan bu giriş, sistemi devre dışı bırakmamakta/ geçersiz kılmamakta olup sistemin düzenli bir parçası konumundadır. Bu gerçeğe uygun bir test senaryosudur, zira 2013 yılı tamamlandıktan sonra araştırmacı tarafından HJAP sistemine girilen kredi, gerçek hayatta normal kredilerde bazen olduğu gibi zamanında kaydedilememiş bir krediyle aynı şekilde kaydedilecektir.

Ek 1, Raiffeisenbank Wildenberg’in 2013 yılına ait denetlenmiş resmi hesaplarını göstermektedir. Ek 2, bankanın aynı raporlama yazılımı (HJAP) kullanılmak suretiyle aynı hesapların durumunu, 200.000 € tutarındaki deneysel banka kredisi işlemi yapıldıktan sonra göstermektedir. Tablo 8 (varlıklar) ve Tablo 9’da (yükümlülükler) gösterilen hesap özetlerinde birinci sütun 2013 yılına ait gerçek hesap tutarlarını, ikinci sütun deneysel kredi eklendikten sonraki tutarları, üçüncü sütun bu ikisi arasındaki farkları göstermektedir.

Tablo 8: Raiffeisenbank Wildenberg e.G.: Yıllık Hesaplar 2013,Varlıklar.

Yükümlülükler EUR                                      31 Aralık 2013                  Test Sonrası      Fark

1 Nakit                                                227,072.87                 227,072.87

2 Kambiyo Senetleri

3 Finansal Kuruluş. Alacaklar            6,123,707.01              6,123,707.01

4 Müşterilerden Alacaklar                  24,066,899.94            24,266,899.94             200,000.00

5 Tahvil, bono, borç tal.                      19,655,934.00            19,655,934.00

6 Hisse Senetleri ve hisseler

7 Tutulan taahhütler                           397,768.68                 397,768.68

8 İlgili firma taahhütleri

9 Güven Varlıklar                               4,713.81                     4,713.81

10 Kamu sektöründen tazminat talepleri

11 Gayri maddi varlıklar

12 Sabit varlıklar                                188,977.92                 188,977.92

13 Diğer varlıklar                                335,969.95                 335,969.95

14 Bakiye Kalemi                               2,126.22                     2,126.22

15 Varlık değerlenmesi farkı   46,334.50                   46,334.50

16 Varlıklar toplamı                            51,049,504.92            51,249,504.92             200,000.00

 

Tablo 8’de listelenen varlıklar içinde sadece iki kalem etkilenmiştir; müşteri borçları – krediyi alan müşterinin geri ödeme yükümlülüğü çerçevesinde bankanın müşteriden kredi tutarı kadar alacağı – ve varlıkların toplamı. İkisi de 200.000 € tutarındaki kredi kadar artmıştır.

Tablo 9’daki yükümlülükler dikkate alındığında, müşteri mevduatlarının (müşteri alacaklarının) 200.000 € arttığını (vadesiz mevduat – günlük yükümlülükler), aynı zamanda bilanço toplamının da arttığını görüyoruz. Bu şekilde, kredi verilmeden önce ve verildikten sonra hesaplarda meydana gelen değişikliklerin kredi yaratma teorisindeki ön beklentilerle aynı olduğu sonucuna varıyoruz. Herhangi bir mevduat (veya rezerv artışı) gerçekleşmediği için kısmi rezerv teorisi reddedilmiş oluyor. Müşteri mevduatları, bilançoda gösterildiği için finansal aracılık teorisi de reddedilmiş oluyor. {14}

Aynı zamanda banka denetçisi olarak eğitim almış olan Bay Rebl, takip edilen süreçlerin standartlara uygun olduğunu ve kredinin kaydını tamamlamak ve hesapları sonuçlandırmak için başka hiç bir işlemin veya eylemin gerekli olmadığını doğrulamıştır.

Tablo 9: Raiffeisenbank Wildenberg e.G.: Yıllık Hesaplar 2013,Borçlar.

Yükümlülükler EUR                                      31 Aralık 2013                  Test Sonrası          Fark

1 Finansal Kuruluşların Alacakları               5,265,491.16                    5,265,491.16

2 Müşterilerin Alacakları               41,462,424.00                  41,662,424.00                  200,000.00

2A Tasarruf Hesabı                            10,494,856.16                  10,494,856.16

2B Diğer Borçlar                                30,967,567.84                  31,167,567.84               200,000.00

BA Günlük                                            14,069,056.09                  14,269,056.09               200,000.00

BB Vadeli                                            16,898,511.75                  16,898,511.75

4 Güvenilir Borçlar                                        4,713.82                            4,713.82

5 Diğer Borçlar                                               33,812.09                          33,812.09

6 Bakiye Kalemi                                             12,787.37                          12,787.37

7 Rezervler                                                      682,874.80                        682,874.80

11 Banka riski için fon                                  420,000.00                        420,000.00

12 Öz sermaye                                               3,167,401.68                    3,167,401.68

13 Borçlar Toplamı                                       51,049,504.92                  51,249,504.92               200,000.00

  1. Değerlendirme: Karışıklık nedeni olarak titizlik (kesinlik) eksikliği

Bankacılığın temel faaliyeti, genel olarak adlandırıldığı şekliyle ‘mevduat alma’ ve ‘kredi’ hesap kayıtlarının bakımı ve oluşturulmasının gerçek sebebidir ve bu muhasebe uygulamasının bir türü olarak kabul edilebilir. Ancak, bankaların uygulamaları ve ekonomi üzerindeki etkileri akademisyenlerin yazılarında, makalelerinde, kitaplarında ve ders kitaplarında yeterince işlenmemiş ve ihmal edilmiştir.

Bankacılık ile ilgili üç farklı teori vardır, bunlar operasyonlar, bankacılık ve banka muhasebesinin nasıl gerçekleştiğine ilişkin farklı uygulamaları içermektedir. Bu çalışmada deneysel testden elde edilen sonuçlar paylaşılmış, bu sayede –  ilişkisiz işlemler haricinde – bir bankadan alınan bir kredinin bankanın muhasebe bilişim sistemine kontrollü şartlar altında kaydı gösterilmiştir. Çalışma sonucunda bankacılık kredi yaratma teorisinin deneysel sonuçlarla tutarlılık gösterdiği ancak diğer iki teorinin aynı sonucu vermediği gözlemlenmiştir.

 

4.1. Finansal Aracılık Teorisinin Kusurları

Finansal aracılık teorisi bankaların muhasebelerinin banka olmayan finansal aracılardan ayırt edilemez olduğunu savunmaktadır (Tobin veya diğerleri rezerv gereksinimlerinin, faiz oranları düzenlemelerinin ve sermaye gereksinimlerinin bankaların tek ayırt edici özelliği olduğunu iddia etmektedirler).

Hisse senedi brokırları, müşteriler kendi bilançolarının bir parçası olarak ihtiyati bir yatırım yapmış olsalar dahi, bilançolarında müşterilerin varlıklarını göstermiyorlar. Fon yönetim şirketleri ve onların fon yatırımcı müşterilerinin karşılıklı olarak sahip oldukları varlıklar tamamen ayrı tutulur. Müşterisi olmayan hisse senedi brokerlarının varlıkları kendi yatırımları ile artmaktadır. Böylece fon yönetim şirketleri veya hisse senedi brokerları iflas durumunda müşteri fonlarını serbest bırakırlar ve hisse senetleri tamamen müşterilere ait olur. Fakat banka ‘mevduatı’ bankalara aittir ve banka iflası demek müşteri fonlarının iflas eden şirketin varlıklarının bir parçası olduğu anlamına gelir. Mudiler hissedarların sıralamasında sadece genel alacaklılardır (Küçük miktarların mevduat sigorta programları ile karşılanıyor olmasına rağmen, bu ayrı bir konudur).  Bununla birlikte, 2010 yılı G20 zirvesinde Kabul edilen yeni kefalet rejimine göre, mudiler diğer alacaklıların (kredi verenler) altında yer alacaklardır. Böylece hisse senedi brokırlarına ilişkin yapılan karşılaştımalı analiz sonucunda (temsili banka olmayan finansal aracıların örnekleri gibi) bankalar banka olmayanlardan farklılılarını müşteri varlıklarını ayırmayarak ortaya koymaktadırlar (Werner, 2014c).

Mevduat toplayabilen ve banka olmayan finansal aracı kurumlar müşteri para kurallarına uygun hareket etmek ve yatırılan müşteri mevduatlarını güvenli bir şekilde korumak ve kendi bilançolarından ayrı tutmak zorundadırlar. Bankalar için eşit muamele uygulaması ise bankaların da aynı müşteri kurallarına uymak zorunda olduğu manasına gelmektedir. Sonuç olarak banka mevduatları banka bilançolarında görünmeyecektir. Gerçekte ise son yıllarda yarattıkları paranın banka bilançolarında yer alması ile banka aktiflerinin olağanüstü büyüdüğü görülmektedir.

Böylece bankaların kritik ayırt edici özelliği, bankaların müşteri para kurallarından muaf olmaları ve bunun sonucunda müşteri mevduatlarına ilişkin muhasebe kayıtlarını kontrol ederek kredileri uzatma yoluyla hayali mevduat eklemeleridir.

Temel muhasebe ve finansal düzenlemelerdeki hassas uygulamalar – son yarım yüzyıldır baksın olan – finansal aracılık teorisini destekleyenlere geniş bir bilgi sağlamakta, böylece bankaların finansal aracı olmasının mümkün olmadığını ortaya koymaktadır; Aksi halde kendi bilançolarındaki büyük ölçekli hızlı büyüme başka türlü nasıl açıklanabilir? Ne yazık ki, bankacılık, finans ve ekonomi araştırmacılarının, kolayca gözlemlenebilir gerçekleri ve temel muhasebe kurallarını reddettiği görülmektedir.

4.2. Kısmi rezerv teorisinin kusurları

Kısmi rezerv teorisi bankaların, sadece daha önce kendilerine yatırılan mevduatların kredi olarak kullandırılmasında finansal aracı olabileceğini savunmaktadır. Bu teoriye göre, bankanın krediyi verebilmesi için bir önceki müşterinin mevduat veya rezervlerini arttırması gerekir. Sonuç olarak bu artış, müşteri tarafından nakit mevduat şeklinde kabul edilir. Bu durum daha sonra başka bir kredinin finanse edilmesi için fazla nakit rezervi üretir. Daha sonra fazla nakit dengesini aşağı çekmek için borçlunun nakit şeklinde kredi aldığı varsayılır.

‘Muhasebe kayıtlarının oluşturulması’ na ilişkin teorik bilince rağmen bu teori ihmal ediliyor ve bu durum bankanın bilançosunda bir kredi rezerv işlemi olarak gözüküyor. Borçlunun hesabı görünmez ve basitçe paranın ‘anında bankada bırakıldığı’ ve kredinin nakit olarak ödendiği varsayılır. Ancak normalde bankada hesap açmamış olan müşteriler için bankalar kredileri vermezler. Krediye başvuran kişiler genellikle ilk olarak bir banka hesabı açmak zorundadırlar. Kredi kullananlar kredilerini nakit olarak almak isteseler bile öncelikle bir banka hesabı açmak zorundalar ve kredilerini banka hesaplarına yatırılmış kredi olarak alacaklar.

Borçlunun bankadaki çek hesabında bulunan krediyi, kredi olarak aldığı standart bir durumu ele alalım. Biz şimdi İşveç Merkez Bankası tarafından Ekonomik Bilimler alanında Alfred Nobel Onuruna verilen ödül sahibi Paul Samuelson tarafından ortaya konan senayoyu tekrar ele alalım: Tablo 10’da görüldüğü gibi 1. Adım, Samuelson tarafından gösterildiği gibi varsayılan nakit mevduat dekontu muhasebe kayıtlarının tutulmasına neden olur. Bununla beraber, 2. Adımda, kredi alan banka müşterisi, varlıklarda bir başka artışa neden olmaktadır. Banka tarafından belirlenen yükümlülükler ve borçlunun hesap kredi toplamından oluşan alacakların belirtildiği bir kredi sözleşmesi imzalanmaktadır (Samuelson tarafından gösterilen nakit ödeme yerine).

Tablo 10: Kısmi Rezerv Teorisinin Samuelson’un açıklaması ile yeniden ele alınması

Adım 1: 202,000 € luk yeni nakit mevduat dekontu

Varlıklar                                                                                Yükümlülükler

Nakit rezervi………………+202,000 €

Krediler ve yatırımlar…+             0 €                                          Mevduatlar           202,000€

Toplam………………+202,000 €                                                    Toplam…             +202,000 €

 

Adım2: Yeni kredi olarak 200,000 € ilave edilmesi,  nakit biçiminde değil

                       Varlıklar                                                                                Yükümlülükler

Nakit rezervi………………+                0 €

Krediler ve yatırımlar…+200,000 €                                           Mevduatlar                       +200,000 €

Toplam………………+200,000 €                                         Toplam                               +200,000 €

Toplam: Standart kredinin arttırılması ve Samuelson tarafından gösterilen nakit mevduat dekontu,

                       Varlıklar                                                                                Yükümlülükler

Nakit rezervi………………+202,000 €

Krediler ve yatırımlar…+200,000 €                                          Mevduatlar………………….+402,000 €

Toplam………………+402,000 €                                         Toplam                               +402,000 €

Görüldüğü gibi bilanço daha da uzar. Adım 1’in nakit mevduatıyla tamamen alakasız olduğu görülüyor ve bankanın kredileri arttırmasının sonucu olarak elimine edilebilir. Adım 2, bankacılık Kredi Yaratma Teorisi ile aynıdır ve bu adımda Samuelson’un teorisinin çöktüğü açıkca görülür.

Dolayısıyla, kredilerin nakit ödenmesi gibi hiç gerçekçi olmayan varsayımdan vazgeçerek kredi yaratma teorisine geri döndük: varlıklar kısmı, kredinin miktarına bağlı olarak artar (kredi sözleşmesini yansıtır) ve borç tarafında borçlunun hesabı alacaklı olarak eklenir.

Samuelson açıklamasını, banka prosedürleri ile ilgili yanlış bir tanımlamaya dayandırdı. Buna ek olarak, teorisi tutarsızdır: her bankanın bir finansal aracı olduğunu söylerken her bankanın mevduatları bankanın bilançolarında gözükür. Buna rağmen, banka dışı finansal aracı kurumlar – daha önce ifade edildiği gibi – müşterilerin mevduatlarına sahip değildir. Bundan dolayı bunlar bilançoda gösterilmez. Bununla beraber Samuelson, mevduatları bankanın bilançolarında gösterir, – bilanço dışı kalemleri – hariç bankanın malıdır ve bundan dolayı emanet veya kefalet olarak görülemez. Bu da, her bir müstakil bankanın finansal bir aracı olmadığını gösterir. Banka mevduatları, banka dışı kuruluşlardaki mevduatların aksine, sadece bankaya olan borçların kayıtlarıdır. Bu nedenle, kısmi rezerv teorisi tarafından iddia edildiği gibi müşteri mevduatları ya da rezervlerinin kredi talepleri için neden bir öncelik kısıntısı oluşturduğu açık değildir. Mevduat, müşteriye bankanın borcu olarak kaydedildiği andan itibaren, banka önceki müşterinin mevduatının yettiği veya rezervin genişletilebildiği kadar kredi vermek ile sınırlı değildir. Kredileri artırabilir ve yeni oluşturulan mevduatlarda gösterildiği gibi müşterilere daha fazla borç kayıt edebilir (kredi yaratma teorisinde belirtildiği gibi).

Samuelson un “Bir banka pastadan hem pay alıp hem de aynı anda pastaya sahip olamaz” protestosuna rağmen Tablo 10’da görüldüğü gibi banka krediyi verdiği müşterisinin aynı anda hem rezervelerine hem de mevduatlarına sahip olabilmektedir. Bir başka değişle, Samuelson’un teorisine göre gerekli olsa da yeni fonların öncelikli dekontu bankanın krediyi vermesi için gerekli değildir. İlgili hesap ve regülasyonların dahil olduğu dikkatli bir değerlendirme, kısmı rezerv teorisinin destekleyicileri ve Samuelson’un teorisini kullanarak ekonomi dersi veren eğitimcileri bunu gösterebilmeliydi. Borçlunun yeni oluşturulmuş mevduat girdileri kısa sürede bankayı terkeder argümanı da sonuçları değiştirmeyecektir: bu durumda, pratikte, banka basitçe bir borcu müşteriyle (yeni oluşturulmuş mevduat) bir başka bankaya (borçlunun yeni oluşturulmuş mevduatından yapılan ödemenin alıcısının bankası) ya da merkez bankasıyla (örneğin merkez bankası yeni bonolarında ya da diğer bilinen adıyla kağıt paralar ya da banknotlar sipariş edilir) değiş tokuş eder. Her iki durumda da bilanço toplamı – genişletilmiş formunda – değişmez.

Bu yüzden, her banka bir aracı kurum olarak düşünüldüğünde, hem kısmi rezerv hem de finansal aracılık teorilerinin muhasebe ifadeleri kesinlikle kusurludur. Ya her kredi sağlayıcı bir bankadır ve dolayısıyla müşteri fonlarını firma dışında tutmak zorunda olmadıklarından dolayı para elde edebilirler ya da banka değil bir finansal aracıdır ki bu durumda müşteri fonları firmaların bilanço tablosunda gözükmez. Bir yüzyıl boyunca, kısmi rezervin veya finansal aracılık teorilerinin hiçbir savunucusu, bu teorilerin muhasebe sonuçları ve tezatları vasıtasıyla düşünmüş gibi gözükmemektedir. Nihai deneysel testimiz olmadan bile şu sonuca ulaşabiliyoruz. Banka muhasebesi üzerine daha fazla önem verilmiş ve bunun sonuçları daha dikkatli düşünülmüş olsaydı, bizim deneysel çalışmamız olmasa bile, hem kısmi rezerv hem de finansal aracılık teorilerinin geçerliliği ve tutarlılığı hakkında çok önceden ciddi şüpheler ortaya konulabilirdi.

Yukarıda verilen analizlerin sonrasında ‘para çarpanı’ yaklaşımı dahil olmak üzere ders kitaplarındaki uygulamalarda yer alan kısmi rezerv teorisinin yanlış olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu durum, kısmi rezerv teorisinin son on yıldan bu yana kitaplardan niçin sessizce çıkarıldığını belki açıklayabilir {15}. Finansal aracılık teorisi de, yukarıda yer alan literatür taramasında birçok öncü ekonomist tarafından bu alandaki çalışmaların temeli olarak kabul edilmiş olsa ve politika önerileri geliştirilerek savunulsa da, aynı şekilde yanlıştır.

4.3. Kredi harcandıktan sonraki adımlar için muhasebe

“Bankalar yavaş yavaş mevduat kaybedeceğinden, bankanın kredi yaratması önemli değildir” Bu argüman, genellikle kısmi rezervi veya finansal aracılık teorisini savunmak için kullanılır. Fakat, bankacılık kapalı muhasebe sistemi içinde faaliyet gösterir: Mevduatlar banka borçları olup bu sebeple transferden sonra bile bankanın bilançosunda sadece banka borçları olarak kalabilirler. Onlar Bank A’nın borçlarının bir kaydıdır ve alacaklı olan (bu durumda, ironik olarak, borcu alan ) Bank A’nin bu borcunu başka bir bankaya tekrar atayabilir/yatırabilir. Ama, tabiki bu Bank A’nin borcu olarak kalır (bknz Werner, 2014c). Bu yüzden mevduat ‘kayıpları’ sadece başka bankalara gidebilir ve bankalar arası borca dönüşür. Bir diğer deyişle, mevduat oluşturulduğu ve bir diğer bankaya (Bank B) transfer edildiği anda, ilk banka (Bank A) Bank B’den borç almış olur. Eğer alıcı Bank B mevduat transferini kabul etmekte istekli ise, bu Bank B’nin ilk Bank A’ya kredi vermesine eşdeğerdir. Bu yüzden, ilk Bank A diğer bankaya borcu olduğu için bilançosu sadece müşteri mevduat takasını yansıtır. Burada bankalar arası borçların sınıflandırılıp ağ yapılması, bankalar arası pazarın orijinal varlık sebebidir. Bankalar diğer bankalarla aynı oranda kredi oluşturduğu sürece ve müşteriler benzer şekilde dağıtıldığı sürece, bankaların birbirlerinden karşılıklı alacakları mahsuplaşılabilir. Daha sonra bankalar herhangi bir rezerv kaybı yaşamadan ve limitsiz bir şekilde kredi yaratabilirler. Bu bile bankacılık kısmı rezerv teorisini destekleyenler tarafından kabul edilmiştir. Samuelson (1948) yeterince vurgulayamasa da, bankaların hepsi aynı hızda kredi verdiğinde ve müşterileri eşit bir şekilde dağıttığında herhangi bir rezerv kaybına uğramadığından bahsetmiştir. Bankada hesabı olmayan birilerine bankanın nakit olarak kredi vermesi hiçbir şekilde normal olmayan bir durumdur. Samuelson’un bu durumu standart bir vaka yaklaşımı yerine bir varsayımı vurgulamak için niçin seçtiği ise bir muammadır {16}. Bundan daha da gizemli olanı ise ders kitaplarının son versiyonlarında interbank yükümlülüklerinin mahsuplaşılması bölümünün ve rezerv kısıtlaması olmaksızın bankacılık sisteminde para yaratılması bölümünün neden çıkarıldığıdır.

  1. Banka Düzenlemeleri için Çıkarımlar

Banka düzenlemeleri ve resmi politika tasarımları için deneysel bulgularımızın kullanımı henüz çok uzaktır. Banka düzenlemesi banka rolünün cari anlayışına dayanmaktadır. Bankacılık, finansal aracılık teorisinin baskın olduğu son kırk yıl boyunca, banka düzenlemesi sermaye yeterliliğine odaklanmıştır. Bankacılık kısmi rezerv teorisinin baskın olduğu erken otuz yıl ve sonrasında rezerv gereklilikleri bankacılık faaliyetlerini düzenlemek için esas araç olarak belirlendi. Hiçbiri başarılı olamadı.

5.1 Mevduat Munzam Karşılığı Yoluyla Düzenleme

Zorunlu karşılıkları merkeze alan banka düzenlemeleri, bankacılık kısmi rezerv teorisine dayanmakta ve bu teori tarafından desteklenmektedir. Fakat bu düzenleyici politikanın, merkez bankaları tarafından pratik uygulanması mümkün olmamıştır (Goodhart, 1989). Bu çalışmada biz bankaların kısmi rezerv teorisinin neden yanlış olduğunu ifade ettik. Banka hesapları analiz edildiğinde bankaların merkez bankasındaki rezervleri asla merkez bankası hesaplarını terk etmiyor: bankalardaki halkın mevduatlarına benzer şekilde (gerçekte basitçe halka bankalar tarafından verilen borç para miktarının biriminin kaydı), bankaların merkez bankasındaki “rezervleri” merkez bankası tarafından bankalara verilen borç paranın muhasebe kayıtlarıdır. Bu borçlanma, yasal ihale ile nakit para talebi dışında, doğrudan ekonomide dolaşan para anlamına gelmez (Ryan-Collins et al.2011). Merkez bankasının para politikalarının genişletilmesi için, nakdin rolünün genişletilmesi oldukça mantıklıdır. Ancak şaşırtıcı bir şekilde bugün merkez bankacıları bunun kaldırılması için çağrıda bulunuyor (Haldane, 2015). Zorunlu karşılıklar etkili bir politika aracı değildi ve yavaş yavaş ona verilen önem azaltıldı. İngiltere Merkez Bankası ve İsveç Riksbank gibi bazı merkez bankaları, zorunlu karşılıkları tamamen kaldırmıştır.

5.2. Sermaye Yeterliliği Yoluyla Düzenleme

Banka düzenlemesinde mevduat munzam karşılıklarının öneminin azaltılması politikasına paralel olarak merkez bankaları, Basel Bankacılık Denetim Komitesi üzerindeki etkisi yoluyla, sermaye oranlarını kullanarak düzenleme yapan bankacılığa doğru kaymıştır. Bu yaklaşım, merkez bankaları tarafından artan bir şekilde desteklenen finansal aracılık teorisi doğruluğunu esas alır. Finansal aracılar olarak bankalar, toplu ya da bireysel olarak, mevcut para arzını artıramaz. Bu nedenle bankalar için sermaye gereksinimleri düzenlemeleri yapmak, onların eylemlerini limitler dahilinde tutmak için uygun bir yol olarak görünür. Çelişkili bir nokta, eğer bankalar sadece finansal aracılar olsalardı, onların hareketleri hiçbir durumda önemli makro ekonomik etkiye sahip olmazdı ve bu düzenlemeleri açıklamak gereksiz olurdu. Bankacılık konusunda bir kez daha temel gerçekler göz ardı edilmiş görünüyor.

Gerçekte para arzı – gazeteci Martin Wolf dediği gibi – “bankalar tarafından sık sık sorumsuzca yaratılan kredilerin bir yan ürünüdür” (Wolf,2013). Böylece geniş bir banka kredi davranışını dizginlemek için sermaye yeterlilik oranlarının yeteneği sınırlıdır: bankalar için daha yüksek sermaye gereksinimleri, yükseliş-çöküş döngüsü ve ardından gelen bankacılık krizini kesin olarak durdurmayacaktır. Daha yüksek sermaye gereksinimlerinden dolayı bankalar para arzını genişletmeye devam edebilecekler ve böylece varlık fiyatlarını alevlendirebileceklerdir. Bu yeni oluşturulan paranın bir kısmı banka sermayesini artırmak için kullanılabilir (Werner, 2010). Bu durum 2008 yılı finansal kriz sırasında gösterilmiştir.

5.2.1. Kendi Sermayesini Nasıl Yaratılır: Credit Suisse Vaka Çalışması

Banka kredi yaratması ve banka sermayesi arasındaki bağlantı en açık olarak 2008 yılında İsviçre bankası Credit Suisse eylemleriyle gösterildi. Bu olay bir para yaratıcısı olarak bankaların direk ya da dolaylı olarak etkin bir şekilde herhangi bir seviyede kaynak için hokkabazlık yapabileceklerini gösteren bir vaka çalışması oluşturdu, bu nedenle de sermaye yeterliliğine dayalı banka düzenlemesinin gereksiz olduğu ortaya çıktı. Kamu parasını yetersiz sermayesini desteklemek için kabul etmek istemeyen, birkaç İngiliz ve İsveç bankasının yaptığı gibi, Credit Suisse Ekim 2008’de Körfez yatırımcıları (Özellikle Katar) için toplam £ 7 milyar üzerinde tutan imtiyazlı hisselerini satarak sermaye miktarını artırmış ve iflastan kurtulmuştur. Benzer konulu bir hisse işlemi Barclays Bank tarafından gerçekleştirilmiş, finansal krizin en önemli hareketlerinden biridir. Barclays’ın İngiliz Hükümeti tarafından kurtarılma pozisyonuna düşmeden gerçekleştirilen muhteşem bir hikâyedir. Barclays vakasında detaylar gizem ve entrikanın etrafına sarılmıştır (Jeffrey, 2014). Ancak basında da yer aldığı gibi Credit Suisse’in durumu aşağıda tartışmasız ve apaçık görünüyor (Binham et al., 2013).

Körfez yatırımcıları, bu yatırım için hazır likit aktifler yapma zahmetine bile gerek duymadılar çünkü Credit Suisse cömertçe körfez yatırımcılarına borç vermeyi teklif etti. Banka, bu imtiyazlı hisseler yoluyla sermaye arttırmayı başardı. Tablo 11, bu sermaye artışını (ücretler ve faizler dikkate alınmayarak) göstermektedir.

 

Tablo 11. Kendi sermayeniz nasıl yaratılır. Credit Suisse 2008

Adım 1: Körfez Yatırımcısına Kredi

Varlıklar                                                                                        Yükümlülükler

Mevduatlar………………….+         7

Krediler ve yatırımlar                  +             7                              Sermaye………………………+          0

Toplam                                          +             7                              Toplam…………….              +          7

 

Adım 2: Sermaye arttırımı: Borç Değişimi

                  Varlıklar                                                                                        Yükümlülükler

Mevduatlar………………….+         0

Krediler ve yatırımlar…+             7                                             Sermaye………………………+         7

Toplam………………+            7                                             Toplam…………….              +         7

Şimdi bir gerçek, bankalar yoktan para yaratarak para ödünç vermeyi keşfetmişlerdir. Körfez yatırımcıya verilen kredi aynı zamanda varlık (1. adımda) ve bankanın bilançosunda borç yarattı. Müşterinin ödünç aldığı parası £ 7BN hayali bir müşteri mevduatı olarak borç tarafında gözükmektedir. Aynı değişiklik ikinci adımda da düşünülebilir, ancak şimdi borç değişiminden sonra yeni ihraç imtiyazlı hisse senedi özkaynakları artırır: bu ödemeler müşterinin hayali mevduatı ile (basitçe bu “müşteri mevduatından”, “sermayeye” aktarılarak) yapılır. Sonra Credit Suisse kendi öz sermayesinde ve dolayısıyla sermaye/varlık oranında önemli bir artış rapor edebilir. Peki, £ 7BN ek sermaye nereden geldi? Credit Suisse kendi imtiyazlı hisse senedini teminat olarak kullanarak bu miktarı yatırımcıya ödünç vermiş ve dolayısıyla kendi sermayesini icat etmişti. Credit Suisse hisseleri, varlık değil teminat olarak konulduğundan dolayı, borçlu için risk de sınırlandırılmış olur.

Birleşik Krallık’da bu gibi bir, 2006 Şirket Yasasının 678. Bölümünü ihlal ettiği için, suç teşkil ederdi (Werner 2014c). (Halka açık bir şirketin hisselerinin satın alınması için yardımın yasaklanması). Ancak İsviçreli düzenleyiciler bunu tolere etmekten memnunlardı. Bu ihlal açıkça sıradan bir firmanın, firma hisse senetlerini alması için yatırımcısına borç vermesi (Credit Suisse sadece muhtemel hissedarlara ödünç para vermemiştir, yoktan para yaratmıştır) ile kıyaslandığında bir banka davası için ciddi bir olaydır. Benzer miktar içeren ve ayrıca Katar’ın yatırımcı olduğu iddia edilen çok benzer bir işlem Birleşik Krallık’da bulunan Barclays Bank tarafından üstlenildi, iddialara göre açık bir şekilde Katar’a kredi faizinin iadesi olabilecek £322m ödendi. Faizin rolü bu makalede ayrıntılı bir şekilde ele alınmayan bir konudur. Böyle bir işlemde, işlemin normal bir anlaşma olarak görünmesi için Barclays’ın krediye büyük bir  olasılıkla faiz ödemesi yapmıştır. Eğer körfez yatırımcısı, iç muhasebe uygulaması ile hiç yoktan bankanın kendi sermayesini oluşturduğu miktar için saman adam (strawman) gibi hareket etmişse, bu ücretin bir kısmı ya da tamamı kredi faiz iadesi olabilir, böylece yatırımcı oluşturulan parayı ve onunla birlikte imtiyazlı hisse senetlerini almak için faiz ödemek zorunda değildir.

İtalyan bankası Mediobanca’dan bir analiste göre, yeni banka yatırımcılarına verilen bu tip banka kredileri ‘kriz esnasında oldukça yaygın bir uygulama ’dır. Credit Suisse olayında bunun açıklanması ve sermaye düzenleme onayı alınması alışılmadık olmuş olabilir. Öyle ya da böyle, bu yolla bankalar yoktan kendi sermayelerini yaratarak sermaye yeterliliği düzenlemeleri yapmanın saçmalığını gösterdiler.

Buradan öğreniyoruz ki, doğru şartlar altında bir tek bankanın bile neredeyse her miktarda sermayeyi düzenleyicilere göstermesi mümkündür. Hatta tüm bankacılık sisteminin aynı şeyi toplu olarak yapması, doğrudan firmaların yasayı ihlal etmeksizin, çok daha kolaydır. Canlanma zamanlarında artan para miktarı, bankalar tarafından yaratıldığı için (canlanma dolayısıyla), bunun bir kısmı bankalar tarafından kendi sermayelerini desteklemek amacıyla öz kaynak olarak emilebilir. Düzenleyicilerin bu gerçeğin farkında olmadığı görülüyor. Onların bankacılıkla ilgili açıklamaları, hatalı finansal aracılık teorisini savunanlar olduklarını gösteriyor.

5.3. Deneysel olarak başarılı banka düzenlemesi

Kısaca tarihsel olarak başarısız banka düzenlemelerini tartıştıktan sonra, deneysel olarak başarılı olmuş bir banka düzenleme şeklinin varlığını ifade edelim. Şaşırtıcı olmayacak şekilde, bu banka düzenleme şekli bankaların kredi yaratma teorisinin doğruluğunun esas olduğuna dayanır. Birçok merkez bankası, banka kredi miktarı ve tahsisi ile ilgili düzenlemeler getirerek, birkaç on yıl için bankacılık krizinden başarıyla kaçınmışlardır. ‘Kredi rehberliği’ veya ‘obsiyon rehberliği’ olarak da bilinen bu politikalar, Japonya, Kore, Taiwan ve Çin gibi Doğu Asya ekonomilerinde başarılı yüksek büyümenin de kalbi olmuştur (Werner, 2002, 2003, 2005). Bu politikalarla, GSYİH dışı kredi işlemleri (yani varlık için olanlar), baskılanmış, bu şekilde varlık balonu ve sonraki bankacılık krizlerinden kaçınılmıştır. Bunun yerine banka kredilerinin üretim için kullanılmaya yönlendirilmesiyle, Kredinin Miktar Teorisi’nde önerildiği gibi (Werner, 1997, 2005) yüksek, istikrarlı ve enflasyonist olmayan bir ekonomik büyüme sağlanabilmiştir. Varlık balonlarını ve bankacılık krizlerini önlemek, yüksek ve istikrarlı büyümeyi teşvik için alternatif bir yaklaşım, büyük çoğunluğu kar amacı gütmeyen birçok küçük bankadan oluşan bankacılık yapısına sahip Almanya’da ortaya konulmuştur.

  1. Kalkınma Politikaları İçin Öneriler

Bulgular aynı zamanda, ekonomik büyümeyi sağlamak ve işsizliği en aza indirmek amacıyla uygulanan, ayrıca gelişmekte olan ülkeler için nasıl sürekli büyümeyi maksimize edebiliriz sorusunu da cevaplayan, politikalar için de geniş etkilere sahiptir.

Yukarıda belirtildiği gibi, bankacılığın finansal aracılık teorisini kabul eden Keynesyen büyüme modelleri (Harrod (1939) ve Domar (1947)), tasarrufların yatırımlar için ve dolayısıyla da ekonomik büyüme için zorunlu olduğunu savunmaktadır. Son zamanlardaki birçok teoriler ile birlikte bu teoriler, IMF ve Dünya Bankası tarafından gelişmekte olan ülkelere tavsiye etmek için oluşturulmuştur. Onların ‘iç tasarrufları’nın eksik olduğu varsayımıyla, yabancı kuruluşlardan yatırım ve ekonomik büyüme için sözde ‘gerekli’ tasarruf elde etmeleri tavsiye edilmiştir. Uluslararası bankalar genellikle Washington Kuruluşlarının (Uzlaşısının) hemen ardından geldiler ve gelişmekte olan ülkeler her zaman kaynak ya da çekici varlıklara sahip olduğu için de kredi vermeye istekliydiler.

Sonuç olarak, gelişmekte olan birçok ülkede, geçiş ekonomileri ve gelişmekte olan piyasalarda olduğu gibi, büyük miktarlarda dış borç birikmiştir. Bu borç kaçınılmaz bir şekilde yabancı para cinsindendir ve sürekli faiz talep etmektedir. Bu da göstermektedir ki gelişmiş uluslararası bankalar, finansal kur riskinden korunmak için gelişmekte olan ülkeleri olduklarından çok daha iyi görmektedirler.

Ancak durum böyle değildir. Borçlu ülkelerin çoğu emtia ihracatçılarıdır ve uzun vadede (bir yüzyıl ya da daha fazla) ticaretleri düşme eğilimindedir. (Onların ihracatlarının göreli fiyatları zaman içinde onların ithalatlarının göreli fiyatı ile kıyasladığında azalır çünkü göreli fiyatlar katma değerin bir fonksiyonudur ve yüksek katma değeri olan ithal ürünler gitgide daha pahalı olurken, düşük katma değerli ihracat malları zamanla daha da ucuz olur (Prebisch, 1950, and Singer,1950).) Böylece zamanla, onların para birimlerinin ABD doları veya Avrupa para birimi ile karşılaştırıldığında düşmesi beklenebilir. Böylece yabancı para birimi cinsinden borçlanma tavsiyesi borçluların lehine değildir. Yerli para cinsinden yabancı borç ve ödemeler zamanla artarak yabancılara hizmet eder. Bununla birlikte, Asya krizinde görüldüğü gibi, ciddi dış borçlanma varsa sabit kur sistemlerinin sürdürülebilir olması da mümkün değildir.

Bu durum, dış borç ödemelerinin gittikçe genişleyen ve artan miktarını, ekonomik teorideki bulmacanın aksine, açıklayabilir. Yani, uluslar arası finans akışının neden fakir ülkelerden zenginlere doğru olduğunu açıklar (Teori, verim diferansiyeli nedeniyle aksini iddia eder (Lucas, 1990)). Sonuçta, fakir ülkelerden zengin ülkelere doğru kaynakların net akışı meydana gelir ki bu durum fakirleri zenginlere daha da muhtaç hale getirir. Bu süreç devam ettiği müddetçe, az gelişmiş ülkelerde yaşayanları gönüllü olarak zengin ülkelere göç etmeye teşvik edecektir.

Bu makale ve Werner’in (2000, 2014b) çalışmaları göstermiştir ki ekonomik kalkınma için bu yaklaşımın gerekçesi kusurludur. Daha da kötüsü, bu tür uluslararası borçlanmalar banka muhasebesi gerçeklikleri ile birlikte düşünüldüğünde, bunun gelişmekte olan ülkeler üzerinde zalim bir hile olduğu ortaya çıkmaktadır. Büyük bir çoğunda olmasa da, birçok ülke eğer dışarıdan hiç borçlanmasaydı, çok daha iyi durumda olurdu. Yabancı para onların ekonomilerine hiç girmedi: Uluslararası bankacılığın muhasebe gerçekliği, Amerikan dolarının Amerikan bankacılık sisteminde ve Euro’nun da Avrupa bankacılık sisteminde kaldığını gösterir. Bankanın parası ilgili bankacılık sisteminde para göstergesi olarak kalır. (Bu aynı zamanda bankalar tarafından sunulan ipotek ya da döviz hesapları için de geçerlidir: bu durum, bilançolarda denizaşırı muhabir banka hesapları olarak kaydedilir.) Üçüncü dünya borç problemini yaratan dolar bile borçlu ülkelere asla girmez. Bu döviz, gelişmekte olan ülkeler tarafından kendi para birimlerine dönüştürüldüğüne, sadece yurt içi bankacılık sisteminde yerli para cinsinden kredi yaratmak için gerekçe olacaktır. Bu durum, gelişmekte olan ülkeler tarafından yurt dışından borçlanmadan da gerçekleştirişebilecek olan bir şeydir (Werner, 2000, 2003a).

Kısacası, yurtdışından borçlanma tavsiyesi büyük ölçüde gelişmekte olan ülkelerin çıkarlarına terstir: ülkeleri yabancı kur riskine maruz bırakır, genellikle kur artışı ile sonuçlanır ve kredilere mukabil faiz akışlarına sebep olur. Ancak bu “problem”’ bir “çözüm” tetikledi; özkaynak takası ile borç olarak ulusal varlıkların yabancılara devredilmesi. Deutsche Bank başkanı Alfred Herrhausen gibi, borçların silinmesini (rahatlamasını) öneren bankacılar, meslektaşları arasında rağbet görmemişlerdir. Tüm bunların üstüne şimdi, sonunda dış borçlanmanın yerli büyüme için gerekli olmadığı belirtilmeye başlandı: borç veren yabancı bankalar ‘kredi yaratma’ yoluyla havadan para yarattılar. Halbuki bu, hiç dış borç almadan,  borçluların kendilerinin de içeride yapabilecekleri bir şeydir.

Gelişmekte olan ülkelere “yardım” için, Washington Uzlaşısına alternatif bir yaklaşım doğu Asya’da görücüye çıktı. Japonya, Tayvan, Kore ve Çin gibi son derece başarılı ekonomilerin hepsi yerel banka kredilerinin üretkenlik için kullanılması yönünde rehberlik ettiler. Bölüm 5.3 de anlatıldığı gibi ithalata karşı yerli ikame üretimini ve ihracat sanayini fonladılar. Bu çalışmadaki bulgular bu politikalara temelden destek vermektedir.

Bulgular, gelişmiş ekonomiler için de eşit öneme sahiptir. Japonya, İspanya veya Yunanistan gibi ülkeler düşük nominal GSYİH büyüme tecrübesi yaşıyorlar. Banka kredi yaratma teorisinin maliye politikasına uygulanmasında, önemli bir ders olarak devlet harcamalarının fonlanması metodu maliye politikalarının etkinliğini artırır. Werner (2014a)’ın gösterdiği gibi, eğer hükümetler tahvil ihracı ile bankalara borçlanmayı bırakır da kredi yaratma ile teşvikleri artırabilirlerse, maliye politikalarının etkinliğini de artırmış olurlar. Bu şekilde para arzı artar, nominal GSYİH’da ve vergi gelirlerinde de büyüme olur.

  1. Ekonomi İçin Öneriler

Geçtiğimiz yüzyılın büyük bölümünde hatalı ve yanıltıcı teorilerin ekonomi disiplinine hakim olması nasıl mümkün olabilir? Bu, gelecekte yapılacak çalışmaların konusudur. Burada sadece iki husus kısaca ele alınacaktır: araştırma yöntemlerinin rolü ve ilgili tarafların rolü.

7.1. Ekonomide Araştırma Yöntemleri (Methodology)

Bugün baskın olan klasik ve neo-klasik iktisat, tümdengelim yöntemini kullanır: Denenmemiş aksiyomlar ve gerçekçi olmayan varsayımlar, belli “sonuçlara” ulaşmak için formüle edilen teorik hayal dünyaları bu yönteme temel oluşturur. Werner (2005)’de ele alındığı gibi, bu metodoloji özellikle peşin sonuçlar türetmek ve desteklemek için çok uygundur. İstenen “sonuçtan” geriye doğru yapılan çalışma süreci boyunca, onlara istediklerini sağlayan bir çeşit model oluşturulur. Sonra uygun varsayımlar ve “aksiyomlar” seçilerek bu modeli desteklemek için bir çeşit altyapı formüle edilir. Başka bir deyişle tümdengelim yöntemi, daha önceden belirlenmiş istenen sonuçları elde etmek ve tercih edilen politika önerilerini desteklemek için ortaya atılan varsayım ve aksiyomlara dayanır. Manipülasyonlar için eşsiz derecede uygundur. Tümdengelim yönteminin, bilimsel görünüm veren ve sadece önceden belirlenmiş bir düşünceyi sunan argümanlar yaratmak için uygun olduğu söylenebilir.

Werner (2005), ekonomik ve finansal araştırmaların mevcut yöntemler yerine, bilimsel tümevarım yöntemlerinin sıkı bir uygulamasına dayandırılması gerektiğini ileri sürmüştür. Bu durum, tümdengelim yöntemlerine göre, yazarların siyasi görüşlerine daha az meyilli ve deneysel temelli bilimsel çalışmaların üretilmesini sağlar. Burada sunulan çalışmanın tümevarım yöntemleri ile gerçekleştirildiğini söylemeye gerek yoktur.

7.2. Bilgi Yönetimi

Ekonomi ve finans araştırmalarındaki ilerlemenin, araştırmacıların en azından 19.yy’dan itibaren ekonomistler tarafından türetilmiş doğru anlayışlar üzerine inşa edilmesi gerekir (örneğin Macleod, 1856). Bankaların fonksiyonlarının ne olduğuna dair, bu ve Werner(2014b)’in çalışmaları, 20yy’da bu konuda yapılan ekonomi ve finans araştırmalarının başarısız olduğunu ortaya çıkarmıştır. Doğru olan kredi yaratma teorisinden uzaklaşılınca, bugün yanıltıcı, tutarsız ve yanlış kısmi rezerv teorisi ile baskın ama tamamen mantıksız ve yanlış finansal aracılık teorisi bu alanda ki çalışmaların – geçtiğimiz yüzyılda – ilerlemediğini tersine gerilediğini göstermektedir. Bu hâlihazırda Schumpeter’in (1954) değerlendirmesidir ve işler iyice kredi yaratma teorisinden uzağa taşınmıştır.

Bu ve Werner (2014b) yazılarında yapılan kısmi rezerv ve finansal aracılık teorileri analizi, karartma girişimleri yapıldığına, yazarların bazen sanki isteyerek kitleleri yanılttıklarına ve onları bankaların kredileri genişletmek için para yarattıklarını gösteren önemli bakış açısından uzak tutmaya çalıştıklarına dair işaretleri göstermiştir. 1948 yılı ders kitabının incelemesi göstermektedir ki Samuelson, para yaratma konusunda bireysel bankaların gücünün sonraki yazarlara göre daha fazla farkındadır. Ancak Samuelson, gerçekçi olmayan özel durumlarla, bu gerçekten dikkatleri uzaklaştırmayı seçti. Aynı zamanda Keynes, onun takipçilerinden Tobin ve bankacılığın finansal aracılık teorisinin yayılmasına öncülük eden diğerleri, bu disiplinin gerilemesi için çok şey yaptı. Bundan dolayı da kısmı rezerv teorisi bile gözlerden uzak kaldı ve bankalar toplu halde sadece finansal aracılar olarak takdim edildiler. Birçok ekonomistin bankaların yoktan para yaratmakta olduğunun bilincinde olduğu görünür, ancak onlar bu vurguyu kaldırmayı ve çelişen analizler üretmeyi tercih ederler. Ders kitabında kısmi rezerv sistemine vurgu yapan Joseph Stiglitz’in, sadece kısaca ve neredeyse ortak yazarı olduğu kitabın (2003’de uygun bulmuş) en sonunda gizlenmiş olarak şu ifade vardır:

“Bir banka kredi verdiğinde, bir mevduat hesabı oluşturur ve para arzının artırır…. para yaratma ve kredi kredi yaratma süreçleri aynı anda gerçekleşir.”  (Stiglitz and Greenwald, 2003, p. 295)

Ancak, bu bakış açısı görünür şekilde onların kitabında yer almaz. Dahası, aynı sayfada yazarlar yanlışlıkla para oluşturmak için bu yeteneğin bankalara özgü olmadığına inanmış görünür:

“Bankaları kısıtlama girişimleri basitçe banka olmayan kredi kaynakları tarafından daha fazla kredi yaratılmasına yol açabilir.” (op. cit., p. 295).

Bankaların kredi yaratması gibi önemli görüşler, bir yüzyıl boyunca, gündemden ve hatta ekonomistlerin bilgilerinden düşürüldüğü için, bugün ekonomi ve finans alanında devletlere yıkıcı sonuçlar doğurmuştur. Sonuç olarak, kamunun para anlayışı da bozulmuştur. Bugün, halkın büyük çoğunluğu, para arzının bankalar tarafından oluşturulduğunun, bankaların var olan parayı ödünç olarak vermek değil her kredi vermede yeni para oluşturduğunun farkında değildir.

Öğrencileri gerçeklerden daha da uzağa yönlendiren kısmi rezerv ve finansal aracılık teorilerinin, anlatımda art arda getirilmesinin kasıtlı olarak yapılıp yapılmadığı sorusu daha çok araştırma gerektirmektedir. Bu tür araştırmalar, özellikle uluslararası alanda faaliyet gösteren bankalar, merkez bankaları ve özel düşünce kuruluşları tarafından finanse edilen akademik söylemlerle ilgili tarafların rolüne odaklanmalıdır. Örneğin, bankların kredi yaratması konusu son yarım yüzyılda dünya merkez bankalarının binlerce araştırmacısı için korkutucu bir şekilde sanal bir tabu olmuştur. Cheng ve Werner (2015) göstermiştir ki 2008’e kadar olan son yirmi yılda beş büyük merkez bankacılığı (Federal Reserve Board Washington, Federal Reserve Bank of New York, Bank of Japan, European Central Bank, Bank of England) araştırma çıktıları ile üretilen ve online olarak ulaşılabilen 3882 araştırma makalesi arasından sadece 19 tanesi “kredi yaratma” kelimelerini içermektedir. Bunlardan sadece 3 tanesinin bankaların para ve kredi yaratması ifadelerini doğru anlamlarıyla kullandığı görülmüştür. Öte yandan, bankaların kredi yaratmasının öneminin farkında olan deneyimli merkez bankacıları ise ancak görevden ayrıldıktan sonra bu konu hakkında konuşmuşlardır (Kure, 1975; Werner, 2003a). Konuyla ilgili en fazla uzman çalıştırması beklenen merkez bankaları, bırakın konuyu formülize edip, aydınlığa kavuşturup kullanışlı politika önerilerinde bulunmayı, tek başına bu konuyu bile araştırmada neden başarısız oldular? Eski bir merkez bankacı nadir bir samimi röportajda bu sorunu tartışıyor (Werner, 2003b, Ishii and Werner, 2003) ve merkez bankalarının kasti olarak yayınladıkları araştırmaları kontrol etmek ve şekillendirmek için “bilgi yönetimi” ile meşgul olduklarını belirtiyor. Üst düzey personel kamuoyuna dağıtılmadan önce, merkez bankası araştırmacıları tarafından yazılan makalelerin konularını onaylar, kontrol eder, değiştirir ve sansürler. Bu süreçte “tehlikeli gerçekler” elenirken, merkez bankası için yararlı olanlar aynen kalır. Diğer bir deyişle, merkez bankalarının yayınları yanlı (biased) kabul edilmelidir. Bu durumlar düşünüldüğünde, merkez bankalarının gerçek hedeflerinin doğru olup olmadığı ve yayınladıkları araştırmaların yararlı olup olmadığı merak konusudur.

Bu aynı zamanda, merkez bankalarının akademisyenler tarafından yapılan araştırmalar üzerindeki etkisinin nasıl olduğu ile de ilgilidir. Örneğin İsveç Merkez Bankası, seçilen ekonomistlere önemli meblağlarda para vererek sahte bir ‘Nobel Ödülü ‘ oluşturdu ve bu ödül Alfred Nobel’in onuruna ekonomi bilimlerinde RiksBank (İsveç Merkez Bankası) ödülü olarak adlandırıldı. Ödül alanların hiçbiri bankacılık kredi yaratma teorisini desteklemez. Ancak gazeteciler, bu ödülle ilgili yazılarında kısaca “Nobel Ödülü” demektedirler. Bu ödülün de Nobel Vakfına dahil edilmesi için lobi yapan İsveç merkez bankası için, bu tür ifadeler ne bir sürpriz ne de istenmeyen bir şeydir. Bankanın verdiği bu ödül sayesinde, genellikle tümdengelim metodolojisine dayalı ve ekonominin belli bir dalı uluslararası önemli bir ivme kazandı. Çok dikkat çekicidir ki, halkı bankaların para yarattığı gerçeğinden uzak tutmaya çalışan bir kısım yazarlar, İsveç Merkez Bankasının verdiği bu ödüle layık görülmüşlerdir (Samuelson, Tobin ve Krugman dahil).

Bu arada araştırmacı gazeteciler, ekonominin önde gelen dergilerinin ve özellikle de parasal iktisat dergilerinin yayın kurullarının merkez bankası eski veya mevcut çalışanları – özellikle ABD merkez bankası -ya da danışmanları tarafından oluşturulduğuna dikkat çekmişlerdir. {17}

Düşünce kuruluşlarına ve hatta üniversitelere, merkez bankalarının ‘bilgi yönetimi’ politikaları üzerinde daha fazla araştırma yapmaları için çağrı yapılır.

  1. Sonuç

Bu çalışmada, kısmi rezerv ve bankaların finansal aracı olması teorilerine dayanan banka düzenlemelerinin neden başarısız olduğu anlatılmıştır. Diğer taraftan, 2008 finansal krizinin de gösterdiği gibi, hiç banka düzenlemesi olmadan da başarılı olmak mümkün değildir: Banka kredi türevleri, Alan Greenspan (eski FED başkanı) ve destekçilerinin tavsiyesi üzerine tamamen düzensiz-serbest bırakılmıştı. Daha sonra, onları eleştirenlerle bir fikirbirliğine vararak, düzenlemelerle daha iyi olabileceğine karar verdiler. Ancak, hangi tip banka düzenlemeleri yüksek olasılıkla daha başarılı olabilir?

Bankaların kredi yaratma teorisi baskın olduğu zamanlarda, onun savunucuları ekonomik büyüme ile bankaların kredi yaratmalarının birbiri ile ilişkili olduğuna ve farklı işlem türleri için kredinin ekonomi üzerinde genişleyen bir etkiye sahip olduğuna dikkat çektiler. Onlar böylece, doğrudan banka kredisini hedefleyen banka düzenlemelerini hem miktar hem kalite (banka kredisi ile finanse edilen işlem türü) açısından desteklediler, bu sayede ekonomik açıdan arzu edilen banka kredileri teşvik edildi ve ekonomik açıdan zararlı görülen krediler yasaklandı veya nicel olarak kısıtlandı. Bir yanda ayrıştırılmış banka kredilerinin yaratılması ile diğer yanda nominal GSYİH büyümesi, reel GSYH büyümesi ve varlık fiyatları arasındaki ilişki, kredi yönünü çizmeye hizmet eden Kredi Miktar Teorisi ile belirlenmiştir (Werner, 1992, 1997, 2005, 2012, 2013). Nominal GSYİH’ya katkıda bulunmayan işlemler için kredileri kısıtlamak rehber olarak kullanılabilir: örneğin finansal işlemler için yaratılan krediler, varlık büyüme-daralma çevrimlerinde ve bankacılık sistemlerinde istikrarsızlık yaratır. 20. yüzyılın ikinci yarısında rezerv gereksinimleri, sermaye yeterliliği veya faiz oranı hedeflemesi kullanılmazdan önce, merkez bankaları doğrudan banka kredisi kontrolüne daha fazla odaklanmıştı. Bu politikaya 1912 yılında Reichsbank öncülük etti, ancak birçok merkez bankası 1920 ile 1960 arasında bu politikaları denedi. (1980’e kadar devam eden bazı uygulamalar oldu, örneğin Japon Bankası ve Fransa Bankası “pencere rehberliği” (windows guidance)). Kredi rehberliğinin, hedeflenen kredi büyümesine ve sektörel dağılımına ulaşmada iyi bir sicili vardır (Werner, 2005). Bu politika, özellikle kriz sonrası para politikası döneminde uygundur (Lyonnet and Werner, 2012, Werner, 2013).

Bankaların yoktan para ve kredi yaratma gerçeği eğer üretkenlik için kullanılırsa enflasyonist olmayan büyüme sağlanabilir ve bu gelişmekte olan ekonomiler için oldukça önemlidir. Genellikle iç büyümeyi teşvik amacıyla yurt dışından borçlanma mantıklı değildir: yabancı para ekonomiye girmez ve ülke döviz borcu sarmalı tuzağına düşmüş olur. Aslında yabancı bankalar, sadece yoktan para yaratarak borç verdikleri için, gelişmekte olan ülkelerin kendi yerel bankaları da aynı şeyi yapabilirler. Bu durum ayrıca, ‘batan bankaları kim kurtarmalıdır?’ sorusuna verilecek cevabı da içerir; sorumluluğu vergi mükelleflerinden merkez bankasına kaydırır (Werner, 2012).

  1. yüzyılda ekonominin başat konularından biri olan bankaların rolü konusunda neden hiçbir ilerleme olmadığı sorusu hala önemli ve rahatsız edicidir. Çıkar çatışmaları tezi ve kazanılmış hakların kurguda (özellikle merkez bankaları ve büyük bankalardan kaynaklanan) var olması konusu tartışılmış ve daha fazla araştırma yapılması gereği ortaya konulmuştur.

Genel olarak bu çalışmanın sonuçlarından biri de; eğer kurumsal (ve muhasebe) gerçeklere dayalı değilse, finansal sektörün ekonomik teorilerini inşa etmek çok mantıklı değildir. Hem araştırma hem de ekonomi eğitiminde, ekonomide muhasebe ve hukukun rolü artmalıdır. Bu, milli gelir hesaplamanın rolünü ve bankalardaki kayıtlarla mutabık fon bilgi akışını içerir (Winkler et al., 2013a, b). Bunlar sadece, ekonomik sistem için “merkezi uzlaştırma bürosu yani bir çeşit takas veya kayıt tutma merkezi” değil (Schumpeter, 1934, p. 124) aynı zamanda para arzının yaratıcıları ve dağıtıcılarıdır. Teorilerde ve ders kitaplarında, deneysel/sayısal banka gerçekliğinin de mutlaka yansıtılması, finans ve ekonomi için ‘yeni normal’ durum haline gelmelidir.

Son olarak, Werner (2014b)’de raporlanmış sonuçların onaylanması, bankaların rolü – özelde merkez bankası ve genelde tüm para sistemi – üzerinde, yeni bir disiplinler arası, sağlam, tümevarım kökenli bilimsel bir ekonomi disiplini üretmek için yapılan çağrıyı güçlendirmektedir. Birçok yazar bankalar ve banka dışı finansal kurumlar arasındaki ayrımı sürekli bulanık olarak takdim ederken, Werner (2014c) bankaların nasıl havadan para yarattığını ve banka dışı kurumların bunu yapamadığını net olarak göstermiştir. Ekonomi ve finansta, deneysel (sayısal) gerçekliği görmezden gelerek, ekonomi biliminin kendi başına devam ederek başka bir kayıp yüzyıl yaşatmasına müsaade etmemek için siyaset, hukuk, muhasebe, yönetim, yöneylem araştırması, bilgi teknolojileri, mühendislik ve sistem araştırmacılarına disiplinler arası çalışma çağrısı yapılır.

Bu makaleye tamamlayıcı veriler, online olarak bulunabilir: http://dx.doi.org/10.1016/j.irfa.2015.08.014.

Dipnot Özetleri:

{1} Von Mises şunu da söylemiştir: bankalar sahip oldukları kaynakları veya kendilerine yatırılan mevduatı ödünç olarak verirler.

{2} Smith (1959) örneğin, bankaların kredi yarattığını ve kendilerine yatırılan mevduatları genişlettiklerini söyle. Smith bankaların finansal aracı olmadıklarını ve finansal aracı kurumlardan farklı olduklarını ifade eder. Para çarpanı ile mevduatları kat be kat artırdıklarını savunur.

{3} İlk yazarlar arasına Marshall (1890) da dahildir.

{4} Samuelson (1948)’un ders kitabının erken baskıları bahsetse de sonraki yeni baskıları kredi yaratma teorisini destekleyen bir ifade ya da operasyon içermez.

{5} Dahası, Samuelson (1948: 331) original kitabında müstakil bir bankanın da kredi yaratabileceğinden bahseder. Ancak bir şartla, eğer bütün bankalar aynı oradan aynı işlemleri yaparsa! Sonraki güncel baskılarında bu bölümler ve ifadeler yoktur.

{6}Bankerler, kendi banknotlarını müşterilere vermekle onlara aslında tüketim/harcama hakkı vermis oldular. Londra’da bu durum 1793 yılına kadar sürdü. Burada banka bilançolarına bakılırsa, bankerlerin kendilerine emanet edilen yada kendilerinin olan varlıkları mı ödünç olarak verdikleri yoksa yeni para mı yarattıkları ortaya çıkar.

{7} Bankalar kredi verdiği zaman müşterilerine bir de çek verirler. Bu çek ödemelerde para gibi geçerlidir. Bu çeki alan bir kişi çeki kendi hesabına yatırdığında kendi hesabındaki mevduat o çek miktarınca artmış olur. Aslında, bankalardaki mevduat artışı, halkın refah seviyesinin artışını göstermesi gerekirdi ki böyle bir durum söz konusu değildir. Bankalardaki paraların büyük bir çoğunluğu bankaların borç vererek kendi yarattıkları mevduatlardan oluşmaktadır.

{8} Almanca’dan tercüme edilmiştir.

{9} Bu alıntı, Almanca 1918 5. baskısından İngilizce’ye yapılan tercümeden yapılmıştır. Her ikisi de 1932’de tekrar basılmıştır.

{10} Komite, Kasım 1929 tarihinde Maliye Bakanı tarafından atanmıştır. Vazifesi, bankacılık, finans ve krediler konusunda iç ve dış faktörleri araştırıp tavsiyelerde bulunmaktır. Komiteye, Keynes ve Prof. T. Gregory de dahil birçok ekonomist, bankacı, sendika temsilcileri, politikacılıar dahil edilmişti. İki yıl boyunca 49 toplantı yapıp oldukça geniş kesimlerden 57 uzman dinlemiştir. Bunların arasında, İngiltere Bankası başkanı Montagu Norman, banka temsilcileri, Cambridge Universitesi’nden Prof. Pigou ve daha bir çok uzman vardır.

{11} Bir konuşmasında McMillan, ‘takdir edersiniz ki bizim birinci meselemiz, kredilerin endüstri ve istihdamı nasıl etkilediği meselesidir’

{12} Ryan-Collins et al. (2011) derskitabı olarak kullanılıyor ve dolayısıyla bir istisnadır.

{13} onların modellerine göre bankalar sadece finansal aracıdırlar. Hiçbir durumda para yaratamazlar. Tabi bu durumda merkez bankasının ‘parasal genişleme’ operasyonu modellerine nasıl uyar o da ilginç bir sorudur.

{14} Macmillan Komitesi (1931)’nin öngördüğü gibi; eğer böyle kontrollü bir test yapılmış olsaydı şunu görürdü: hiçbir mevduat yatırılmamış ya da para çekilmemiş olsa bile, bankanın bilançosu yaratılan parayla değişecektir (p. 12).

{15} Kısmi rezerv teorisinin kusurlarını gören yazarlardan biri de Charles Goodhart (1984)’dır ve şöyle demiştir: para çarpanı, olayı aydınlatmaktan ziyade gizlemektedir (p. 199); Basil Moore (1988): para çarpanı konsepti analitik olarak yetersizdir (p. 70), Richard Werner (2005): şu sonuca ulaştık ki ders kitaplarında bankacılık işlemleri olarak gösterilenler doğru değildir (p. 176).

{16} Moore (1988)’un ifadesi ile: müstakil bir banka borç vererek ana mevduat miktarını düşürürken diğer bir müşterinin mevduatını toplamaktadır. Bu durumda net dışarıya çıkan fon miktarı tespit edilememektedir. (p. 68).

{17} Huffington Postası: Paha Biçilmez: Fed ekonomi mesleğini nasıl satın aldı. Ryan Grim. 7 Eylül 2009. Bknz: http://www.huffingtonpost.com/2009/09/07/priceless-how-the-federal_n_278805.html

REFERANSLAR

Admati, A., & Hellwig, Martin (2012). The Bankers’ New Clothes. Princeton: Princeton University Press.

Alhadeff, D. A. (1954). The Rise of Commercial Banking. Berkeley: University of California Press (reprinted in 1980 by Arno Press as: Monopoly and Competition in Banking).

Allen, F., & Gale, D. (2004a). Financial intermediaries and markets. Econometrica, 72,1023–1061.

Allen, F., & Gale, D. (2004b). Competition and financial stability. Journal Money, Credit, Banking, 36, 453–480.

Allen, F., & Santomero (2001). What do financial intermediaries do? Journal of Banking & Finance, 25(2001), 271–294.

Aschheim, J. (1959). Commercial banks and financial intermediaries: fallacies and policy implications. Journal of Political Economy, LXVII(February), 59–71.

Baltensperger, E. (1980). Alternative approaches to the theory of the banking firm. Journa

of Monetary Economics, 6, 1–37.

Bank of England (2014a), Money in the modern economy: An introduction, by Michael McLeay, Amar Radia and Ryland Thomas of the Bank’s Monetary Analysis Directorate,Quarterly Bulletin, Q1 2014.

Bank of England (2014b), Money creation in the modern economy, by Michael McLeay,Amar Radia and Ryland Thomas of the Bank’s Monetary Analysis Directorate, Quarterly Bulletin, Q1 2014.

Bank of England (2014c). Taking the long view: How market-based finance can support stability, Speech given by Dame Clara Furse. External Member of the Financial Policy Committee, Bank of England at the Chartered Institute for Securities and Investment, Liverpool 28 March 2014.

Bank of England (2014d). The Bank of England’s forecasting platform: COMPASS, MAPS, EASE and the suite of models. Bank of England Working Paper No. 471.

Bencivenga, V. R., & Smith, B. (1991). Financial intermediation and endogenous growth. Review of Economic Studies, 58, 195–209.

Benes, J., & Kumhof, M. (2012). The Chicago plan revisited, WP/12/202. Washington DC: IMF.

Bernanke, B., & Blinder, A. S. (1988). Credit, money and aggregate demand. American Economic Review, Proceedings, 78, 435–439.

Bernanke, B., & Gertler, M. (1995). Inside the black box: The credit channel of monetary policy transmission. Journal of Economic Perspectives, 9(4), 27–48.

Binham, Caroline, Schäfer, Daniel, & Jenkins, Patrick (1. February, 2013). Qatar connection adds to Barclays’ woes. Financial Times.

Brunnermeier, Markus and Yuliy Sannikov, The i theory of money, mimeo 2015

Carney, M. (2014). One Mission. One Bank. Promoting the good of the people of the United Kingdom, Speech given by Mark Carney, Governor of the Bank of England, Mais Lecture at Cass Business School. London: City University available at www.bankofengland.co.uk/publications/Documents/speeches/2014/speech715.pdf

Cassel, G. (1918). Theoretische Sozialökonomie. Leipzig: C. F.Wintersche Varlagshandlung.

Cassel, G. (1923). The Theory of Social Economy. T. Fisher Unwin.

Casu, B., & Girardone, C. (2006). Bank competition, concentration and efficiency in the single European market. The Manchester School, 74(4), 441–468 Special Issue.

Casu, B., Girardone, C., &Molyneux, P. (2006). Introduction to Banking. Harlow: FT Prentice Hall, Pearson Education Ltd.

Cecchetti, S. G. (2008). Money, Banking and Financial markets (2nd ed.). New York: McGraw-Hill Irwin.

Cheng, C., & Werner, R. A. (2015). An empirical analysis of economic research produced by fivemajor central banks (1988–2008). CBFSD discussion paper. Centre for Banking, Finance and Sustainable Development, University of Southampton.

Crick, W. F. (1927). The genesis of bank deposits. Economica, 191–202.

Culbertson, J. (1958). Intermediaries and monetary theory: A criticism of the Gurley-Shaw Theory. American Economic Review, 48, 119–131.

Davenport, H. J. (1913). The Economics of Enterprise. New York: Augustus M. Kelley.

Dewatripont, M., Rochet, J. -C., & Tirole, J. (2010). Balancing the Banks: Global lessons from the financial crisis. Princeton: Princeton University Press.

Diamond, D. W. (1984). Financial intermediation as delegated monitoring. Review of Economic Studies, 51, 393–414.

Diamond, D. W. (1991). Monitoring and reputation: The choice between bank loans and directly placed debt. Journal of Political Economy, 99(4), 689–721.

Diamond, D.W. (1997). Liquidity, banks, andmarkets. Journal of Political Economy, 105(5),928–956.

Diamond, D. W., & Dybvig, P. H. (1983). Bank runs, deposit insurance, and liquidity. Journal of Political Economy, 91(3), 401–419.

Diamond, D. W., & Rajan, R. G. (2001). Banks, short-termdebt and financial crises: Theory, policy implications and applications. Carnegie-Rochester Conference Series on Public Policy, 54(1). (pp. 37–71). Elsevier.

Domar, E. (1947). Expansion and employment. American Economic Review March.

Eatwell, J., Milgate, M., & Newman, P. (Eds.). (1989). The New Palgrave Money. Basingstoke: Macmillan.

FCA, & PRA (2014). FCA Handbook. London: Bank of England (online at fshandbook.info).

Fisher, I. (1935). 100% Money. New York: The Adelphi Company.

Gertler, M., & Kiyotaki, N. (2011). Financial intermediation and credit policy in business cycle analysis. In B. Friedman, & M. Woodford (Eds.), Handbook of Monetary Economics, 3A, North Holland:: Elsevier.

Goodhart, C. A. E. (1984). Monetary Theory and Practice: The UK experience. New York: Macmillan.

Goodhart, C. A. E. (1989). Money, Information and Uncertainty (2nd ed.). London: Macmillan.

Gorton, G., & Pennacchi, G. (1990). Financial intermediaries and liquidity creation. The Journal of Finance, 45(1), 49–71.

Gurley, J. G., & Shaw, E. S. (1955). Financial aspects of economic development. American Economic Review, 45, 515–528.

Gurley, J. G., & Shaw, E. S. (1960). Money in a Theory of Finance. Washington: Brookings Institution.

Guttentag, J. M., & Lindsay, R. (1968, Sep.–Oct.). The uniqueness of commercial banks. Journal of Political Economy, 76(5), 991–1014.

Haldane, A. (2015). How low can you go? – speech by Andrew Haldane, given at the Portadown Chamber of Commerce, Northern Ireland. accessed at: http://www.bankofengland.co.uk/publications/Pages/speeches/2015/840.aspx.

Hahn, A. C. (1920). Volkswirtschaftliche Theorie des Bankkredits. Tübingen: J.C.B. Mohr.

Harrod, R. (1939, March). An essay in dynamic theory. Economic Journal, 49, 14–33.

Hawtrey, R. G. (1919). Currency and Credit. Longmans, Green and Co.

Hoppe, H. H., Hülsmann, J. G., & Block, W. (1998). Against fiduciary media. Quarterly Journal of Austrian Economics, 1(1), 19–50.

von Hayek, F. (1929). Geldtheorie und Konjunkturtheorie. Hölder-Pichler-Tempsky.

Heijdra, B. J., & Van der Ploeg, F. (2002). Foundations of Modern Macroeconomics. Oxford:Oxford University Press.

Howe, R. H. (1915). The Evolution of Banking; A study of the development of the credit system. Chicago: C. H. Kerr & Company.

Ishii, M., & Werner, R. A. (2003). The Bank of Japan under Toshihiko Fukui. Tokyo: Appuru Shuppan (in Japanese).

James, F. C. (1930). The Economics of Money, Credit and BankingNew York: Ronald Press Co.

Jeffrey, E. (2014). Barclays’ Qatari capital-raising timeline. Euromoney accessed at http://www.euromoney.com/Article/3198818/Barclays-Qatari-capital-raising-timeline.html.

Kashyap, A., Rajan, R., & Stein, J. (2002). Banks as liquidity providers: An explanation for the coexistence of lending and deposit-taking. Journal of Finance, 57, 33–73.

Keynes, J. M. (1924). Tract on Monetary Reform. London: Macmillan.

Keynes, J. M. (1930). A Treatise onMoney. London: Macmillan.

Keynes, J. M. (1936). The General Theory of Employment. Interest and Money. London:Macmillan.

Keynes, J. M., & Moggridge, D. E. (1983). Collected writings XI, economic articles and correspondence: Academic, collected works of Keynes, 419.

Kohn, D. (2009, October 9). Monetary policy research and the financial crisis: Strength and shortcomings. Speech at the Federal Reserve Conference on key developments in monetary policy, Washington, D.C.

Krugman, Paul (2015), The rage of the bankers, The New York Times, 21 Sept. 2015

Kure, B. (1975). Nihon ginko no madoguchi shido. Shikan Gendai Keizai, 17 March.

Lucas, Robert E. (1990), Why doesn’t capital flow from rich to poor countries? American Economic Review, 80, No. 2, pp. 92–96, (Papers and Proceedings).

Lyonnet, V., & Werner, R. A. (2012). Lessons from the Bank of England on ‘quantitative easing’ and other ‘unconventional’ monetary policies. International Review of Financial Analysis, 25, 1–17, (http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S1057521912000737).

MacLeod, H. D. (1856). The Theory and Practice of Banking, 2 vols., London: Longman,Greens and Co. (citations from the 6th edition of 1906).

Macmillan Committee (1931). British parliamentary reports on international finance: The report of the Macmillan committee. London: H.M. Stationery Office.

Marshall, A. (1890). Principles of Economics. London: Macmillan.

Matthews, K., & Thompson, J. (2005). The Economics of Banking. Chichester: John Wiley and Sons.

Moeller, H. (1925). Die Lehre vom Gelde. Leipzig: Quelle und Meyer.

Moore, B. J. (1988). Horizontalists and Verticalists: The macroeconomics of credit money. Cambridge, UK: Cambridge University Press.

Myers, S. C., & Rajan, R. G. (1998). The paradox of liquidity. The Quarterly Journal of Economics, 113(3), 733–771.

Phillips, C. A. (1920). Bank Credit. New York: Macmillan.

Prebisch, R. (1950). The Economic Development of Latin America and its Principal Problems, Lake Success. United Nations.

Rajan, R. G. (1998). The past and future of commercial banking viewed through an incomplete contract lens. Journal of Money, Credit and Banking, 30(3), 524–550.

Riordan, M. H. (1993). Chapter 11: Competition and bank performance: a theoretical perspective. In C.Mayer, & X. Vives (Eds.), Capitalmarkets and financial intermediation (pp. 328–343). Cambridge: Cambridge University Press.

Rochon, L. -P., & Rossi, S. (Eds.). (2003). Modern Theories of Money: The nature and role of money in capitalist economies. Cheltenham, UK and Northampton, MA: Edward Elgar.

Ryan-Collins, J., Greenham, T.,Werner, R. A., & Jackson, A. (2011). Where does Money come from? London: New Economics Foundation.

Samuelson, P. (1948). Economics. New York: McGraw-Hill.

Samuelson, P., & Nordhaus, W. (1995). Economics. New York: McGraw-Hill.

Schumpeter, J. A. (1934). The Theory of Economic Development: An inquiry into profits, capital, credit, interest, and the business cycle. Cambridge (Mass.): Harvard University Press.

Schumpeter, J. A. (1912). Die Theorie der wirtschaftlichen Entwicklung. Leipzig: Duncker

und Humblot.

Schumpeter, J. A. (1954). History of Economic Analysis. New York: Oxford University Press.

Sealey, C., & Lindley, J. T. (1977). ‘Inputs, outputs and a theory of production and cost at depositary financial institutions’. Journal of Finance, 32, 1251–1266.

Sheard, P. (1989). The mainbank system and corporate monitoring and control in Japan. Journal of Economic Behavior and Organization, 11, 399–422.

Singer, H. (1950). The distribution of gains between investing and borrowing countries. American Economic Review, 40, 473–485 (Papers and Proceedings).

Smith, Paul F (1966). Concepts of money and commercial banks, Journal of Finance, 21, 635-648.

Smith,Warren (1959, November), Financial intermediaries and monetary controls, Quarterly Journal of Economics, 73, 533-553.

Solomon, E. (1959). “Financial institutions in the savings–investment process”. Conference on Savings and Residential Financing (pp. 10–55). Chicago: U.S. Savings and Loan League (Proceedings).

Sorensen, P. B., & Whitta-Jacobsen, H. J. (2010). Introducing Advanced Macroeconomics (2nd ed.). Maidenhead: McGraw-Hill.

Stein, J. C. (2014). Banks as patient debt investors. Philadelphia, Pennsylvania: American Economic Association/American Finance Association Joint Luncheon speech delivered on 3 January 2014.

Stiglitz, J. (1997). Economics (2nd ed.). New York: W. W. Norton.

Stiglitz, J. E., & Greenwald, B. (2003). Towards a New Paradigm in Monetary Iconomics. Cambridge: Cambridge University Press.

Tily, G. (2012). Keynes’s monetary theory of interest. BIS Papers No. 65. Basel: BIS.

Tobin, J. (1969). A general equilibrium approach to monetary theory. Journal of Money,Credit and Banking, 1, 15–29.

Tobin, J. (1963). Commercial banks as creators of‚ money’, Cowles Foundation Paper 205 reprinted. In D. Carson (Ed.), Banking and Monetary StudiesIrwin: Homewood.

von Mises, L. (1912). Theorie des Geldes und der Umlaufsmittel. Leipzig: Duncker und Humblot.

Werner, R. A. (1992). Towards a quantity theory of disaggregated credit and international capital flows’. Paper presented at the Royal Economic Society Annual Conference,York, April 1993 and at the 5th Annual PACAP Conference on Pacific-Asian Capital Markets in Kuala Lumpur, June 1993, reviewed by the Economist on 19 June 1993 in the ‘Economics Focus’.

Werner, Richard A. (1997). ‘Towards a new monetary paradigm: A quantity theorem of

disaggregated credit, with evidence from Japan’, Kredit und Kapital, vol. 30, no. 2,

1997, pp. 276–309.

Werner, R. A. (2000). Macroeconomic Management in Thailand: The Policy-induced Crisis.

In G. S. Rhee (Ed.), Rising to the Challenge in Asia: A Study of Financial Markets, Vol.

Asian Development Bank: II, Thailand, Manila.

Werner, R. A. (2003a). Princes of the Yen, Japan’s central bankers and the transformation of

the economy. New York: M. E. Sharpe.

Werner, Richard A. (2003b). ‘Aspects of career development and information management policies at the bank of Japan – A frank interview with a former central banker’,The Japanese Economy, vol. 30, no. 4, NewYork: M. E. Sharpe.

Werner, R. A. (2005). New Paradigm in Macroeconomics. Basingstoke: Palgrave Macmillan.

Werner, R. A. (2010). Comment on Strengthening the Resilience of the Banking Sector, official submission to public call for comments on ‘Strengthening the Resilience of the Banking Sector, Consultative Document’ by the Basel Committee on Banking Supervision, September 2009 (http://www.bis.org/publ/bcbs164.htm). Submitted 16 April 2010; published by the Bank for International Settlements.

Werner, R. A. (2012). Towards a newresearch programme on ‘banking and the Economy’ —Implications of the quantity theory of credit for the prevention and resolution of banking and debt crises. International Review of Financial Analysis, 25, 94–105. http://dx.doi. org/10.1016/j.irfa.2012.06.002.

Werner, R. A. (2013). Towards a more stable and sustainable financial architecture — A discussion and application of the quantity theory of credit. Kredit und Kapital, 46(3), 353–389.

Werner, R. A. (2014a). Enhanced debt management: Solving the eurozone crisis by linking debt management with fiscal and monetary policy. Journal of International Money and Finance, 49, 443–469, (http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/ S0261560614001132).

Werner, R. A. (2014b). Can banks individually create money out of nothing? — The theories and the empirical evidence. International Review of Financial Analysis, 36, 1–19, (http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S1057521914001070).

Werner, R. A. (2014c). How do banks create money, and why can other firms not do the same? An explanation for the coexistence of lending and deposit-taking. International Review of Financial Analysis, 36, 71–77, (http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S1057521914001434).

Whittlesey, C. R. (1944), Problems of our domestic money and banking system, The American Economic Review, Vol. 34, No. 1, (Part 2, Supplement, Papers and Proceedings of the Fifty-sixth Annual Meeting of the American Economic Association) pp. 245–259.

Wicksell, K. (1898). Geldzins und Güterpreise. Jena: Fischer.

Winkler, B., van Riet, A., & Bull, P. (Eds.). (2013). A flow-of-funds perspective on the financial crisis. Studies in Economics and Banking. Money, Credit and Sectoral Balance Sheets,I, . Basingstoke: Palgrave Macmillan.

Winkler, B., van Riet, A., & Bull, P. (Eds.). (2013). A flow-of-funds perspective on the financial crisis. Studies in Economics and Banking. Macroeconomic imbalances and risks to financial stability, II, . Basingstoke: Palgrave Macmillan.

Withers, H. (1909). The Meaning of Money.

Withers, H. (1916). The Business of Finance.

Wolf, M. (2013). The case for helicopter money. Financial Times, 12 February 2013.

Woodford, M. (2003). Interest and Prices. Princeton: Princeton University.

Zoltan, J., & Kumhof, M. (2015). Banks are not intermediaries of loanable funds – and why this matters. Bank of England Working Paper No. 529 Accessed at http://www.bankofengland.co.uk/research/Documents/workingpapers/2015/wp529.pdf.

Yazının tamamının pdf dosyasını indirmek için buraya tıklayınız lütfen.

The article in English / Yazının İngilizce orijinal pdf dosyası

ÖNEMLİ NOTLAR: (NOTES BY TRANSLATOR METE GUNDOGAN)

  • Bu makalenin tercümesi, bankaların havadan para yarattığına inanan ve bunu 1990’ların başından bu yana kitaplarında ve makalelerinde ifade eden Mete Gündoğan tarafından gönüllü olarak yapılmıştır.
  • Dipnotlar, özetlenerek referanslardan önce ‘{..}’ parantezi ile sırasıyla verilmiştir. Özetlenen kısım, sadece dipnotlar kısmıdır.
  • Referanslarda araştırmacılar için çok kıymetli kaynaklara işaret edilmiştir. Konuyla ilgilenenlerin bu kaynaklara yönelmesi birçok açılımın ortaya çıkarılmasına vesile olacaktır.
  • Mete Gündoğan, bu ve benzer makalelerin akademik camiaya önemli bir açılım kazandıracağına inanmakta ve çalışmalarını sürdürmektedir. Borca Dayalı Para Sistemi (BDPS), bu ve benzeri çalışmaların artması ile daha iyi anlaşılacak ve değiştirilecektir.

NOTES BY TRANSLATOR METE GUNDOGAN: (ÖNEMLİ NOTLAR)

  • This article is translated voluntarily into Turkish by Prof. Dr. Mete Gundogan who is arguing that banks are creating money out of nothing since the early 1990s in his books and articles.
  • Footnotes are interpreted and listed in ‘{..}’ paranthesis before the references.
  • References are offering very precious resources for the researchers. They would produce many good areas of study throughout those references.
  • Mete Gündoğan, who believes that such studies will produce many insights on the issue for the academia, will continue his studies on the subject. Debt Based Monetary System (DBMS), will then be much more easily understood and changed.