Ekonomide B planlarını öne çıkarma zamanı geldi

İktisat, en geniş anlamda, lüzumundan fazla veya lüzumundan az harcama yapmamak demektir. İtidalli olmak, iş ve işleyişlerde aşırıya gitmemek anlamlarına da gelir.

Günümüzde mal ve hizmet üretimindeki bütün iş ve işleyişleri kapsar. Finans ise, üretilen mal ve hizmetlerin değerlendirilmesini (ölçümlendirilmesini) ve transfer edilmesini (mübadelesini) kapsar. 

İktisat ve finansın birlikte oluşturduğu yapının temel kabulleri (denklikleri), kuralları, işleyişi, uygulandığı toplum ve istikameti vardır. Bütün bu bileşenlerin uyum içerisinde çalışma derecesi, yapının sağlamlığını belirler. Devletin bir numaralı görevi, bu bileşenlerin uyum içerisinde olup olmadığını tespit ve takdir edip işleyişe sürekli olarak nezaret etmektir. Diğer bir ifade ile yapıyı güçlendirmektir.

İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşturulan küresel finans sistemi, Batı bloğu için bir referans yapı oluşturdu. Birçok krizleri de yaşayarak ve yaşatarak gelişip günümüze kadar geldi. Birçok krizler aşılmıştı ve 2008 yılında yaşanan mortgage krizinin de bu tür bir kriz olduğu düşünülüyordu. Kısa zamanda aşılacak bir kriz olarak mütalaa edilmişti.
Ancak Lehman Brothers Yatırım Bankası gibi sistemin temel taşlarının yerinden oynaması ile bunun normal bir kriz olmadığı anlaşıldı. Ancak kollektif bir çözüm üretilemedi. Yavaş yavaş ve zamanla herkes kendi ülkesinin ekonomisini kurtaracak formüllerin arayışına girdi. Bir yandan küresel finans sisteminin yeniden yapılandırılması çalışmaları sürerken diğer yandan da ülkeler kendilerine has çözümlere odaklanmaya başladılar.
Neticede, gemisini kurtaran kaptandır. Yaklaşık 10 yıldır gittikçe şiddetini artıran bir krize artık kriz diyemeyiz. Bunun adını doğru koymak lazım. Aslında bu sürece bir kriz demekten ziyade sonun başlangıcı demek daha isabetli olur. Mevcut finans yapısının sonu.

Peki, ne yapmak gerekiyor?

Evet, zor zamanda çözüm üretmek herkesin harcı değildir. Hele hele zorluk, içinde bulunulan sistemden kaynaklanıyorsa, sorun belki de bir paradigma (değersayım) sorunudur. Paradigma sorununun çözümünün farklı bir mecrada aranması gerekir. Çünkü içinde bulunulan her sistem bir paradigmanın asal ürünüdür ve kim bilir belki de o paradigma çökmektedir! Bu tür bir sistematik çöküş elbette felakettir ve ilk yapılması gereken şey felaket bölgesinden uzaklaşmaktır. Daha yumuşak bir ifade ile böyle bir teşhis koyduğunuz anda o paradigmanın ürettiği her çözüme ihtiyatlı yaklaşmanız gerekir. 

Günümüz mevcut küresel finansman yapısı sistematik olarak çöküş sinyalleri veriyor. İlk büyük çöküş sinyali 2008 mortgage krizi ile verildi ve ardışık olarak sinyaller devam etti. İkinci ve daha büyük çöküş için ise şartlar oluştu. Bunu artık İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan sistemin temsilcileri de açıkça dile getiriyorlar.

2018 Aralık ayı başlarında IMF Başkan Yardımcısı David Lipton, büyük bir krizin yaklaşmakta olduğunu söyledi. Bunun bölgesel değil küresel bir kriz olacağını ve herkesin çok kötü etkilenebileceğini de ekledi. Yüksek düzeyde borçlanan pek çok hükümetin, mali bir manevra alanı bulamayacaklarını ifade etti. Hiç alışılmamış önlemleri denemek zorunda kalacaklarını söyledi. Tabi, bu tür açıklamaların, bu düzeydeki bir IMF yetkilisinden yapılması oldukça şaşırtıcıydı. 

Kısa bir müddet sonra, bu sefer IMF’nin en yetkili ağzı daha da net uyarılarda bulundu. 15 Şubat 2019 tarihinde IMF Başkanı Christine Lagarde küresel ekonominin beklentilerin üzerinde bir hızla yavaşladığını ifade etti. Dört ana riskin büyük bir fırtına için hazır olduğunu ve küresel bir krizin çıkmasının artık zaman meselesi olduğunu ifade etti. Dört ana riski ise; Ticaret Savaşları, (özellikle ABD-ÇİN tarife savaşları) finansal sıkılaşma, Brexit süreci ve Çin ekonomisinin yavaşlaması olarak açıkladı.

Lagarde bir adım daha ileri gitti ve bu risklerin dışında da kamu idareleri ile özel sektör şirketlerinin yüksek borçluluklarının büyük bir tehlike oluşturduğuna dikkat çekti. Tabi bunlar, belirtilen ana risklerin yanı sıra oluşan tali risklerdir. Bunların yanı sıra şahsi kredi kartı borçlarını da ekleyebiliriz. 

Bugün artık IMF yetkililerinin her konuşması bir felaket kehanetine dönüşmeye başladı. Zaten IMF Başkanı Lagarde da bunun farkında. Bir uğursuzluk habercisi (Cassandra) oldu.

Şimdi, bu söylenenlere ve küresel finans kapitalin bazı diğer yetkili ağızlarının söylemlerine baktığımızda, aslında küresel para kredi sisteminin çöküşünü itiraf ettiklerine şahit oluyoruz. Henüz yeni bir yapılanma veya onarımı gerçekleştiremediklerini de itiraf ediyorlar. Hatta ne yapacaklarını bilmediklerini de söylüyorlar. “Bu zamana kadar hiç düşünmediğiniz bazı şeyleri deneyeceğiz, ama sonuç alıp alamayacağımız meçhul” diyorlar!
Şaka yapmıyorlar ve bu ifadeler ülkeleri farklı çözümler üretmeye sevk ediyor. Ya da sevk etmelidir. 

Evet. Bu bir sistem çöküşüdür.

Bu sistemi kurgulayan paradigmanın sağlam ve güvenilir bir çözümü de yoktur. Bir düşünün bakalım. Ne yapacağını bilmez bir şekilde konuşan bir yapıya nasıl güvenebilirsiniz. Ne olduğunu tam olarak çözümleyemeyen, ne olacağını bilemeyen bir yapı. Ama bizim yanımızda durun diye adeta sizi deney aracı olarak kullanmak isteyen bir yapı! 

Artık herkes, ABD’de başlayan 2008 sürecinden daha da tehlikeli bir küresel kriz sürecinin başlamasının an meselesi olduğu konusunda hemfikir. Ancak ne yapılması gerektiği konusunda her kafadan farklı bir ses çıkıyor. Bunun tefsiri şudur. Her ülke kendine has bir şeyler yapıyor ve yaptığını da bütün dünyaya bir çözüm önerisi olarak takdim ediyor. Seç beğen al.

Peki, bizim gibi ülkeler ne yapsın?

Bizim gibi ülkeler aslında küresel sistemin işçi arıları gibi çalışıyorlardı. Ağır borçlanma altında faizleri ödeyebilmek için kendi doğal kaynaklarını heba etmek üzereydiler. Örneğin Türkiye’nin toplam borçlarının milli gelire oranı %54’leri geçti. Ayrıca kamunun iç-dış toplam borcunun içinde döviz cinsinden olanlarla TÜFE’ye endeksli olanların payı büyük. Dış borcu oldukça çok yüksek. Kredilendirme yapısında ciddi problemleri var. Borçlanma maliyetleri arttı. İç talep durgun. Üretim düştü. İşsizlikte artış var.

Ardından, şu genel sonucu da ekleyelim. Bu kriz son yüz yılın en ağır krizidir ve küresel finans kapitalin elinde bir çözüm de yoktur. 

İşte tam bu nokta, kendi başımızın çaresine bakma noktasıdır. Sürece teslim olup,dur bir bakalım onlar ne yapacaklar biz de ona göre bir şeyler yaparız’ mantığı öldürücü bir mantıktır.
Ortada Nash Dengesi ile çözülecek bir Oyun Teorisi denklemi yok. Orta ve alt gelir grubunun ayakta kalma mücadelesi var. Olmak ya da olmamak gibi.

İdarenin yapması gereken iş, içinde bulunduğumuz Borca Dayalı Para Sistemini (BDPS) yapısal olarak değiştirmektir. Buna, eğer rıza göstermeniz daha kolay olacaksa, ıslah etmek de diyebilirsiniz. Bu tür bir ıslah projesi için her ülkeye genel geçer bir formülü yok. Olamaz da. Çünkü çöken sistem, bizim de içinde bulunduğumuz Borca Dayalı Para Sistemidir. 

Peki, bunun için neler yapılması gerekiyor? 

Örneğin merkez bankaları, devletin uhdesinde yeniden yapılandırılarak işe başlanılabilir. Merkez bankaları mevcut yapı içerisinde temel görev olarak fiyat istikrarını temin etmek için çalışır. Ekonominin krize girdiği durumlarda fiyat istikrarı paranın kısıt haline dönüştürülmesini sağlar. Bu da zaten krize hizmet eder. Hâlbuki böyle zamanlarda, esas lazım olan şey para akışının da istikrarıdır. Diğer bir ifade ile merkez bankalarının para istikrarını da temin etmesi gerekir. Para istikrarı ve fiyat istikrarını eş zamanlı olarak temin edecek bir formülasyon ile işe başlanılması gerekir. 

Dahası, Merkez Bankası ülke çapında pazarlarda yapılan alışverişte kullanılan paraları nasıl üreteceğini de matematiksel bir şeffaf model ile belirlemelidir. Bu çerçevede üretilecek paralar kayıt paralardır. Ancak mal paralar da modelde önemli birer parametre olarak yer almalıdır. Kayıt paralar; kağıt para, elektronik para, çip para ve sanal para olabilir. Önemli olan bunların para otoritesi tarafından üretiliyor, yönetiliyor ve kontrol ediliyor olmasıdır. Mal paralar ise altın ve gümüş paralardır. Değerleri kendinden menkuldür. Bunların da artık tedavüle sokulması gerekir. Bu tür mal paralar, kriz atlatılıncaya kadar tesis edilecek sigorta sistemleri vazifesini görür.

Evet, yaklaşan kriz döneminde mal paraların tedavülü büyük bir güvencedir. Para otoritesinin, öncelikle mal paraları bütün teknik özellikleri ile birlikte çok net bir şekilde tanımlaması ve örneklendirmesi gerekir. Bu tanımlamalar, devlet mevzuatında da yer almalıdır. Bunların standartlarını ve miktarını para otoritesi bilir ve takip eder. Dağılımını tam olarak bilemeyebilir ancak tahmin eder. Günümüzde epey gelişmiş tahminleme yöntemlerini kullanarak hangi pazarda veya hangi bölgede ne kadar mal para olduğunu tahmin eder. Hatta bunları yönlendirme kabiliyetine de sahiptir.

Bu şekilde, bir para otoritesinin kontrolünde piyasadaki bütün paralar ve dağılımı takip edilebilir. Dolayısıyla para otoritesi bir bakıma devletin kendisidir. Çünkü bütün insanların onayıyla oluşan parlamentolar para otoritesini yetkilendirirler. İşte bu yetkinin de çok şeffaf ve matematiksel netlikte belirlenmesi gerekir. Bu görevi herhangi özel veya özerk bir şirkete veya topluluğa devredemez. Devletler kendi kurumsal yapısı içerisinde bu vazifeyi şeffaf ve denetlenebilir bir şekilde icra ederler. Neticede devletler de yeni gelişen duruma göre yeniden yapılandırılmış olacaklardır.

Bu ve benzeri gerekli düzenlemeler tamamlandıktan sonra para otoritesinin yapacağı iş, piyasada ne kadar mal ve hizmet tedavül ediyorsa o kadar paranın varlığını temin etmektir. Bu teminatı sağlayacak açık ve net bir model ortaya konulmalıdır. Model öyle bir şekilde oluşturulmalıdır ki insanların güvence için biriktirdikleri veya biriktirme eğilimleri ile devletin hizmet bedelleri bile bu modelde kısıt olarak görülebilsin.

Sonuçta her ülke, yaklaşmakta olan çöküşten kendi ekonomisini kurtaracak formüllerle bir müddet yoluna devam edecektir. Diğer bir ifade ile her ülkenin böyle durumlar için oluşturdukları B Planları vardır. Bu B Planları genelde çok büyük felaket senaryolarında kullanılmak için oluşturulur. İşte şimdi karşımızda dalga dalga biriken büyük bir felaket oluşumu vardır. Buna karşın bir yandan küresel çözümler üretmeye çalışılırken diğer yandan da ülkedeki tezgâhların kapanmaması için yerel çözümlerin devreye sokulma zamanı gelmiştir. Meşhur bir atasözümüz; ‘dereye su gelinceye kadar kurbağanın gözü patlar’ der. İşte kurbağanın gözünün patlamaması için faklı çözümlere kulak kabartmanın zamanı gelmiştir.

Özetle, evet, çok büyük bir kaosun eşiğindeyiz. Ama onu bir fırsata çevirmesini de bilmeliyiz. Bunu yapamazsak, sistemin komple altında kalacağız. Bu netice bir tahmin değil gelen kaosun nihai ürünü olacaktır. 

En iyisi mi?

En iyisi B Planlarını arşivlerden çıkarıp simülasyonlarını şimdiden yapmaya başlamaktır. Söz konusu ülke için toplam veya parçalı dönüşüm senaryolarından hangisi optimum sonucu veriyorsa, onunla işe başlamaktır. Bunun için birinin start vermesine gerek yoktur. En güzel startı konjonktür vermiştir bile!

Nokta.


Vesselam
Prof. Dr. Mete Gündoğan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.