Cumhurbaşkanlığı Seçimleri Üzerine Bir Deneme

Önümüzdeki Ağustos ayı içerisinde, Cumhuriyet tarihinde ilk defa bir cumhurbaşkanı halkın oyları ile doğrudan seçilerek devletin bir numarası olacak. Başkomutan, devlet başkanı, cumhurbaşkanı, lider… ne derseniz deyin ilk defa halka dayanan bir başkan!

Bu yeni düzenleme ile Cumhurbaşkanları bundan sonra çok aktif olacaklardır. Herhangi bir partinin ya da zümrenin adamı değil halkın adamı olacakları için genel gidişat hakkında da söz söyleyip eylem koyacaklardır. Dolayısıyla önümüzdeki seçim devletimiz açısından en önemli seçimdir. Bu seçim herkesi ilgilendireceği için herkes bir şekilde sürece dahil olmaya çalışacaktır. Bu gayet doğaldır. Ancak sonunda kim kazanırsa, devletin başına o geçmiş olacak ve devlet onunla anılacaktır.

Bu yazımda aday belirleme ile ilgili birkaç hususa ana hatları ile değinmek istiyorum.

Öncelikle seçmenler açısından bakalım. Ülkemizde yaklaşık 55 milyon seçmen var. Bunların kabaca %70-75’i muhafazakar-milliyetçi, %25-30’u sol-sosyal demokrat eksenlidir. Dolayısıyla bu seçmen yapısının oy verebileceği kişi muhafazakar-milliyetçi eğilimi ile maruf bir kişi olacaktır. Diğer bir ifade ile, ilk turda bu ülkenin başına halkın milli-manevi değerlerine gönül vermiş bir kişinin gelmesi gayet doğal gözükmektedir.

Her ne kadar taban eğilimleri bu şekilde sınıflandırılabilse de insanların çok karmaşık karar verme süreçlerine sahip olduğu da bilinen bir gerçektir. Hele hele, ortaya konulan kurallar çerçevesinde yapılacak siyasi manevralar süreci her türlü sonuca gebe haline getirebilir. Sonuçta, böyle bir seçmen yapısından her iki taraf da cumhurbaşkanı çıkarabilme kabiliyetine sahip olabilir. Yeter ki kurallar çerçevesinde hamlelerini çok iyi yapsınlar. Yeter ki gösterecekleri adayın bu seçmen yapısında karşılığı olsun.

Mevcut seçmen yapısından muhafazakar-milliyetçi eğilimi temsil etme kabiliyetine AKP, ikincisini temsil etme kabiliyetine de CHP öncülük etmektedir. MHP’nin ise milliyetçi eğilimi temsil etmenin yanısıra CHP ile arasında gri bir alan da oluşmuş bulunmaktadır. Eskiden bu gri alanı BDP türü partiler ya da ittifaklar oluşturuyordu. Şimdi BDP iktidar partisine yakınlaşmış ve kendisini çok dar bir alana hapsetmiştir. Bugün itibarıyla parlamentodaki partilerin 2011 genel seçimlerinde aldıkları oyların toplamı yüzde 94’ü bulmaktadır. Dolayısıyla, parlamento dışındaki partilerin oy oranları toplamı %10’un altında olacağı için ortak aday gösterme kabiliyetleri yoktur.

Şimdi, her iki cephenin de seçim kazanmak için aday belirleme seçeneklerini birlikte değerlendirelim.

AKP eş/ardışık sekiz seçimde oylarını artırabilmiş tek partidir. Aynı yapı ile bu zamana kadar ulaşabilmiştir. Önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde destekleyeceği adayın cumhurbaşkanı seçileceği muhakkaktır. Sürecin doğal gelişimi de bu sonucu doğurur. Ancak bu süreç riskten ari bir süreç de değildir. İlk ve en önemli risk, bu süreçte Cumhurbaşkanı Gül ile Başbakan Erdoğan’ın ayrı hareket etme riskidir. Birbirlerini severler ya da sevmezler ayrı bir konudur ancak birbirlerine muhtaç oldukları muhakkaktır. Tabi, her ikisi de ayrı ayrı seçime girmeye kalkarsa Erdoğan birinci çıkar ancak seçim ikinci tura kalır. Bu takdirde de ikinci turda ikinci sıradaki kişi sadece CHP’yi temsil etme kabiliyetine sahip değil ise cumhurbaşkanı olarak seçilir.

İkinci bir risk açılımı, Sn. Gül ile Sn. Erdoğan’ın anlaşarak çıkarabilecekleri üçüncü bir isimdir. Şu anda böyle bir isim göze çarpmamaktadır. Zaten mevcut şartlarda, bu riski göze alabileceklerini de zannetmiyorum. Neticede bu cephede bu iki şahsiyetin anlaşarak vereceği karar seçimin galibiyet anahtarıdır. Biraz daha özele inersek, esas karar vermesi gereken kişinin Sn. Başbakan Erdoğan olduğunu da görürüz.

CHP-MHP cephesine baktığımızda, öncelikle CHP’li ya da MHP’li bir cumhurbaşkanının tek başına seçilebilme şansının olmadığını görürüz. Bu cephenin seçim kazanma açısından aday belirlemek için önünde iki yol gözükmektedir. Birincisi, ittifak yaparak milliyetçi tabanın rahatlıkla oy verebileceği bir aday göstermektir. Bu Ankara’da denendi ve CHP oylarını %30’dan %44’e kadar yükseltebildi. Bu bir başarıdır ancak her şeye rağmen, %8 gibi kemikleşmiş bir milliyetçi tabanı çekemedi. CHP – MHP ortak bir milliyetçi aday tespit etse de iş kutuplaşınca adaylarının kaybetme olasılığı çok yüksektir. Bu senaryoda “kutuplaşma” büyük bir risktir. Çünkü oylarının toplamı dahi başarı elde etmek için yeterli değildir.

Bu cephenin kazanabilmek için yürüyebileceği ikinci yol, birlikteliklerinin ötesinde AKP tabanının oy verebileceği bir şahsiyeti ortak aday göstermeleridir. Parlamento dışından Milli Görüş kökenli bir aday üzerinde ittifak edebilirlerse o takdirde seçimi kazanmaları mümkün olabilir. Böyle bir kazanç onların cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanmaları manasına gelmeyebilir. Bu bir başarı memnuniyetsizliğidir. Ancak hem AKP’ye bir seçim kaybettirmiş hem de 2015 genel seçimlerine psikolojik üstünlük avantajı ile girmiş olurlar. Esas kazançları da bu olur.

Bütün bunlardan anlaşılacağı gibi, ikinci cephenin cumhurbaşkanlığı seçimini kazanabilecek bir adayı çıkarabilmeleri imkansız değil ama çok kıvrımlı, uzun ve zor görünmektedir. AKP için ise seçimi kazanmak gayet doğal bir süreç gibi duruyor. Burada tek bir düğüm var o da Sn. Başbakan Erdoğan’ın karar verme düğümüdür. Sanırım bu kararı da tek başına vermesi gerekmektedir.

Görünen manzarayı bu şekilde özetleyebiliriz.

Ancak unutmayalım ki siyaset, buz üzerinde futbol maçı yapmak gibidir. Hem top yuvarlaktır hem de zemin çok kaygan. Bazen boş kaleye bile ayakta duramadığınız için gol atamayabilirsiniz!

Neticede bizim arzumuz, memleketimiz için en hayırlı olanın gerçekleşmesidir. Türkiyemizin her zamankinden daha güçlü olmak mecburiyetinde olduğu bir sürece giriyoruz.

Vatanımız sağ, milletimiz aziz ve Allah yardımcımız olsun.

Selam ve Sevgilerimle…