Bizim Mehmet çok kızgın !

Bizim Mehmet birkaç kez WhatsApp’dan mesaj bıraktı. “Neredesin Hocam, bir görüşseydik” diye soruyordu. İzinde ve biraz yoğun olduğumu yazdım. “Müsait bir zamanınızda görüşmek istiyorum” dedi.

İki gün önce görüntülü olarak görüştük. Kendisini biraz zayıflamış ve yüz ifadesini endişeli olarak gördüm. Hoş beşten sonra hasta olup olmadığını sordum. İyiyim dedi. Herkese selamı var. Hemen hiç vakit kaybetmeden konuya girdi. 

“Hocam görüyor musun elin gavuru nasıl saldırıyor. Dolar fırladı gitti. Daha da artar mı sen ne diyorsun?” diye sordu.

“Niye endişe ediyorsun ki, sanki sen dolarla mı maaş alıyorsun” dedim ve karşılıklı gülüştük. Bizim Mehmet’in espri anlayışı iyidir. Böylece yüzüne de bir tebessüm oturdu hemen. Ardından konuşmamızı sürdürdük. 

Doların çıkışı daha da artar ama sen şu “saldırı” konusunu zihninden at. Çünkü dünya piyasalarında esas yükselen altındır. Altının değeri artıyor. Altının değeri karşısında dolar değer kaybediyor. Büyük fotoğraf bu.

Altının değerinin artmasının da birkaç sebebi var. Bunların başında da küresel belirsizlikler geliyor. Korona salgını ne olacak, jeopolitik gerilimler savaşa dönüşebilir mi, ticaret savaşları kimin lehine sonuçlanır, küresel finans krizinde son durum ne…

Bütün bu belirsizlikler altını güvenli liman haline getiriyor. Altına talep artıyor. Dolayısıyla da fiyatı artıyor.

“Evet”, dedi Bizim Mehmet hemen. Zaten Amerika sürekli para basıyor. Bu küresel finans krizi çıktı çıkalı 10 kat daha dolar basmış. Her tarafa dolar yağıyor ama bize düşen bir şey yok. Bize gelince dolar yükseliyor. Bu nasıl oluyor peki hocam diye sordu bu sefer.

Mehmet’im, bu süreçte bize ve bizim gibi ağır borçlu ülkelere düşen şey de maliyetleri karşılamak oldu. Sürekli borç ödüyoruz. Ödemek durumundayız. Yabancı para borçlarımızın ağırlığını da dolar oluşturuyor. Bir şeyler kazanıyoruz da borçlarımızı öyle ödüyor değiliz.

Borçlarımızı borçla ödüyoruz. Bunu herkes bildiği için bize borç verecekleri zaman maliyetini artırıyorlar. Yani doların fiyatını artırıyorlar.

Birkaç ay önce 6 lira vererek aldığımız doları bugün 7,5 lira verirsek alabiliyoruz. Tabi faizler de artıyor. Bu durumda daha da borçlanıyoruz. Bir tür kısır döngü, borç girdabı gibi bir durum.

Bizim Mehmet hemen “Turistlere de izin vermiyorlarmış, turist de gelmiyor ki döviz getirsin” diye ekledi.

Evet, dedim. Turizmde kötü bir dönem yaşıyoruz. Buradan kaybedeceğimiz geliri yine ancak borçlanarak elde edebileceğiz. Yine borç!

Dahası, dış ticaretimizde de sıkıntılı bir dönemdeyiz. İhracatımız düşüyor. İthalatı da biz kısıtlıyoruz. Dışarıya paramız gitmesin diye. Dolaylı olarak yerli üretime destek veriyoruz.

Bu durumda cari açığımız da hızla kapanıyor. Ancak iki temel sorunumuz var. Ticaret hacimleri hızla düşüyor ve biz yarı mamul ithal eden bir ülkeyiz. Yani bazı malları ithal etmezsek ihraç da edemeyiz. Biz ara işlemeden döviz kazanıyorduk o da zora girdi şimdi.

Bizim Mehmet hemen, “Yahu her şeyi ithal etmeyelim. Bizim kendi içimizde üretebileceklerimizi kendimiz üretelim. Bu iyi bir şey değil mi?” diye araya girdi. 

Elbette iyi bir şey. 

Ancak ekonomi politik sistemi baştan buna göre kurgulamak gerekiyordu. Biz, ekonomi politik sistemi baştan buna göre kurgulamadık ki. Kamunun elinde neredeyse hiçbir üretim gücü kalmadı.

Üretim tesislerimizin hepsini sattık yani özelleştirdik. Özel sektör o üretim gücünü koruyamadı. Dağıttı. Devleti ekonomiden çıkaracağız dedik; ama şimdiki gibi içinde bulunduğumuz durumlara karşı savunmasız kaldık. 

Doğrudan yabancı yatırımcı çekelim dedik; o da istediğimiz gibi olmadı. Çoğunlukla portföy yatırımcısı geldi. Yani hisse senedi almaya geldiler. Borsaya girdiler. Onlar da böyle durumlarda zaten çekip giderler. Nitekim çoğu da gitti.

Neticede finans piyasasındaki göstergelerle işi idare etmeye çalışıyoruz. Tabi o da bir yere kadar. Sonunda göstergeler kontrolden çıktı. Şimdi bir göstergeyi kontrol ediyoruz ama buna mukabil birkaç gösterge kontrolden çıkıyor. Durum bu.

Bizim Mehmet’in yüz ifadesi değişti. Ciddi ve üzgün bir hal aldı. Kısa ve öz olarak “Yani hocam, battık mı diyorsun” dedi.

Hayır, dedim hemen. Hayır. Batmak da çıkmak da öyle kolay bir mesele değil. Benim dediğim, bu zamana kadar takip etmeye çalıştığımız genel ekonomi politikası artık yürümüyor. Gitmiyor. Değiştirmek gerekiyor.

Temelden ve yapısal bir değişime ihtiyaç var. Bu değişimi yapmadan mevcut parametrelerle oynayarak işi sürdüremezsiniz.

“Ee tabi” dedi bizim Mehmet. “Kış geldi ise ona göre her şeyini değiştireceksin. Elektrikli ısıtıcı ile nereye kadar. Ya kalorifer yakacaksın ya da soba. Giyeceklerini değiştireceksin. Hatta yiyeceklerini bile değiştireceksin.” 

“Aynen öyle” dedim ben de. Çok güzel bir örnek verdin Mehmet’im. Sana geçen bir soru sormuştum. Hatırlıyor musun?

“Merkez bankasında hiç rezerv diye bir şey olmasa ne olur?” diye sormuştum. İşte o sorunun cevabını da bu çerçevede düşünmen lazım dedim.

Evet dedi Bizim Mehmet, soru aklımda. Sonra devam etti. Dolar birden şey edince bu konuları konuşalım diye aradım. Şimdi o konu daha da önemli oldu galiba. Onu ben biraz daha düşüneyim.

Hocam son bir soru “Yunanistan ile savaşa girer miyiz sence?” dedi. 

Umarım girmeyiz dedim. Savaş demek masraf demektir. Masraf demek de borç demektir. Ancak kendi milli çıkarlarımızı korumadaki kararlılığımızı da çok net belli etmeliyiz.

Gelişmelerde Fransa’nın tutumunu çok yakından takip etmeliyiz. Fransa, Yunanistan’ı gaza getirerek bir şeyler yaptırırsa, bunun bedelinin Kıbrıs olabileceğini hissettirmek gerekir. 

Konuşmamızın sonuna doğru, tabi dedim, bütün bu konuştuğumuz çerçevede en önemli iş genel ekonomi politikasını yapısal olarak değiştirmektir. Paradigma değiştirmektir. Bunun nasıl yapılacağını da defalarca anlattım.

Bizim Mehmet “Hocam kapatmadan önce son bir şey söyleyeyim” diye söze girdi ve devam etti:

Biz bahçeye ağaç dikeriz. Bir bahçede çok güzel meyve veren bir ağaç bazen hemen yan bahçede aynı meyveyi vermez. Yerini beğenmemiş olabilir, toprağı onu beğenmemiş olabilir, farklı bir konum ona yaramamış olabilir. Olabilir de olabilir.

Onun için her ağacı her yere zorlamayız. Zorlamamak lazımdır. Bu ağacın cinsi ile ilgili bir şey değildir. Toprakla, konumla, mevsimle ve farklı diğer şartlarla ilgili bir şeydir. Onun için ağacın cinsi ne kadar iyi olursa olsun her şartta her durumda aynı meyveyi verecek diye bir şey yoktur.

Mehmet dedim, sen bayağı bayağı usta politikacı gibi konuşmaya başladın. Yine gülüştük. Gülüşerek konuşmamızı bitirdik.

Prof. Dr. Mete Gündoğan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.