BDPS’ye Çalım Atabilen, Küresel Finans Elitlere de Yüzyılın Golünü Atar

Menderes Dönemine ilişkin; “Aynı Deney İle Aynı Sonuç Alınır!” başlığıyla bir önceki makalemde yazdıklarım oldukça ilgi çekmiş olacak ki; olumlu/olumsuz birçok yorum aldım. Şimdi konuyu daha net bir şablona oturtmak için biraz daha geniş açıdan bir süreç tahlili yapmak istiyorum.

Buna Abdülhamid-i Sani’yi de katacağım ki; dediklerim daha net anlaşılsın.

Bu süreç, son iki yüz yıldır devam edegelen bir süreçtir. Bu süreçte defalarca aynı delikten sokulduk.
Hâlbuki bir mümin bir delikten iki defa ısırılmaz. Bu bir hadistir.

Ama; biz üç defa ısırıldık. Dördüncü kez ısırılmanın arefesindeyiz ve bizler bunu konuşamıyoruz hatta konuşmuyoruz. Konuşmak isteyenler de, ‘yanlış anlaşılırım’ diye korkuyor. Konuşmaktan korkmayanlarımız ise aldırmıyor. ‘Konuşsam ne olacak, kimsenin umurunda değil’ diye boş veriyor!
Ama her şeye rağmen, benim umurumda!
Vatanımı, milletimi, devletimi ve sizleri çok seviyorum. Sevgi, söyletiyor bunları.

Aynı delikten üç kez ısırıldık. Bu ısırık, finans kapitalin zehirli ısırığıdır.

Model şu şekilde işliyor:

Önce, ülkede ekonomik sıkıntılar ve kargaşa yaşanıyor. Sonra Muhafazakâr kesimden sevilen bir şahsiyet iş başına getiriliyor. Şahsiyetin iş başına gelmesi ile birlikte ülkeye para da gelmeye başlıyor. Gelen sıcak para. Sıcak para ile birçok iş yapılıyor. Yatırımlar, kalkınma görüntüleri, büyük ümitler vs.

Tabi muhafazakar kesimin sancısını çektiği veya özlemini duyduğu ve kangren olduğu düşünülen bazı işler de mucizevi bir şekilde halloluyor.

Sonra verilen borçların vadesi geliyor ve sıcak para kesiliyor. Böylelikle çok zor durumda kalan idareciler de, istemedikleri birçok kararlara da imza atmak zorunda kalıyorlar. Bu imzalar ülkenin esaretine yol açarken aynı zamanda onların da jübile töreni oluyor. Böylelikle ülke, yepyeni bir mecraya girmiş oluyor.

İşte bu durumu tarihte üç defa yaşadık. Kanaatimce dördüncüsünün içerisindeyiz. Bir yandan da ümitliyim. Henüz jübile imzaları atılmadı. Yani ümidim kesilmedi.


ŞİMDİ ÜÇ ISIRIĞI ÇOK ÖZET BİR ŞEKİLDE İFADE EDEYİM

Birinci ısırığın aktörü çoktur !

Ama Sultan II. Abdülhamid en meşhurudur. Osmanlı ekonomisi 1800’lü yılların ilk çeyreğinde iyice bozuldu. 1838 Balta Limanı Anlaşması bu çöküşün tuzu biberi oldu. 1850’li yıllarla başlayan ağır borçlanma sonrası 1881’de Duyunu Umumiye kuruldu. Dönem, genelde Sultan II. Abdülhamid dönemiydi. Devlet alacaklıların esareti veya boyunduruğu altındaydı. II. Abdülhamid’in hal edilmesi (tahttan indirilmesi) ile ülke yepyeni bir mecraya girdi.

Sağ, milliyetçi Muhafazakâr, kesim II. Abdülhamid güzellemeleri ve şahsiyeti ile ilgilenirken sol kesim yapılan işlerin sonucu ve esaret süreci ile ilgilendi. Sol kesim ise, süreci acımasız bir şekilde eleştirirken sağ kesim II. Abdülhamid’i reaksiyoner olarak körü körüne savundu. İki kesimin de haklı tarafları vardı belki. Ama süreç ülkeyi çöküşe hazırladı ve sonunda ekonomik esarete soktu. Gerçek olan da buydu!

İkinci ısırık, Demokrat Parti döneminde yaşandı !

II. Dünya Savaşı süreci ve sonrasında yaşanan sıkıntılar neticesinde Menderes’in Demokrat Partisi büyük ümitlerle iktidara geldi. ABD’den gelen yardımlar sayesinde görülmemiş bir bolluk, kalkınma hamlesi ve yapılaşma yaşandı. Sanayileşme konusunda DP önceliği özel sektöre verdi. 1957 yılından sonra dışarıdan gelen kaynak kesilince bozukluklar açıkça ortaya çıktı. Dış borçlanmalar ve faizler arttı. Sonunda Hükümet, 4 Ağustos 1958 kararlarına imza attı.

Bu aynı zamanda bir jübile imzasıydı. Akabinde ülke IMF’nin boyunduruğuna girdi. 1960 ihtilali ile yepyeni bir süreç başladı. İhtilalciler Menderes ve iki arkadaşını (Sn. Zorlu ve Sn. Polatkan) idam ettiler.

Sağ kesim Menderes’e ağlarken, onun ne kadar iyi bir insan olduğunu anlatırken, sol kesim ise 1960 ihtilaline güzellemeler yaptı. Ama kimse, ilk IMF Stand-by anlaşmasının ihtilalciler tarafından imzalanmış olduğu gerçeği ile ilgilenmediği gibi, buna hazırlayan süreçle ilgilenmedi. Detaylara bakmadı. Artık ülke yepyeni bir mecraya girmişti.

Üçüncü ısırık, Anavatan Partisi Döneminde yaşandı !

12 Eylül 1980 İhtilalinden sonra yapılan ilk genel seçimlerde, Turgut Özal’ın Anavatan Partisi (ANAP) asker vitesi ile iktidar oldu. Neo-liberal politikalar uygulanmaya başladı. Güya ülkede yatırımların kapısı açılmıştı.

Ancak açılan kapıların bedeli, özelleştirmelerdi.
Gelir getiren ne var ne yok satılmaya başlandı. Gelen sıcak parayla ekonomi canlandı, her kes ve her kesim hızlı bir ticaret hareketliliği içerisine girişti.

Özelleştirmeler çeşitli sebeplerle duraksayınca, para girişi de kesildi. Özal çareyi Orta Aysa ülkeleri ile ticarette gördü. Gereken adımları da atmaya başladı. Ancak Amerika’nın bölgeye yönelik planları büyüktü. Özal bunlara engel olamasa da belki de yönünü değiştirebileceğini düşündü. Düşündü ama yanıldı. Oğlu Ahmet Özal’ın ifadelerine göre öldürüldü.

Sonra, gelenek değişmedi ! Sağ kesim Özal’ın şahsını ve yaptığı iyilikleri anarak yüceltirken, sol kesim sürecin ülke ekonomisine verdiği zararların muhasebesini yaparak eleştiriyordu. Acı sonuç, ülkenin neo-liberal politikaların esaretine girmesiydi. Gerçek olan da buydu.

Pekiyi, dördüncü kez olabilir mi !?

Küresel finans elitler tasarladıkları modeli çalıştırmaya devam ediyorlar. Dördüncü kez aynı modelden (delikten) ısırma arayışı içerisindeler. 2000’li yılların (öncesi ve sonrasıyla) ekonomik sıkıntıları, toplumda büyük arayışlar oluşturdu.
Recep Tayyip Erdoğan’ın Ak Partisi 2002’de tek başına iktidar oldu. Ülkeye sıcak para girişleri rekor yaptı. Yatırımlar, ticaret, kalkınma vb. alanlar çok büyük bir ivme kazandı. Bir müddet sonra sıcak para kesildi ve paranın maliyeti yani faizler artmaya başladı.

Akabinde enflasyon ve döviz artışları geldi. Bunlarla birlikte önümüzde ödenmesi gereken büyük bir borç faturası var. Şimdi ulaştığımız nokta budur. İşte tam bu noktada IMF ile yeni bir anlaşma yapma hazırlıklarından bahsediliyor. Hükümet kaynakları da bunu net olarak yalanlıyor. Hükümet’in yalanladığı husus, ‘IMF ile anlaşma yapılması’ hususudur.

Bu teminat açısından ilk akla gelen kurum, Türkiye Varlık Fonu’dur. Başka şeyler de aklımıza geliyor ancak aklımıza mukayyed oluyoruz ve şimdilik söylemiyoruz.

İşte bu çerçevede, aslında IMF ifadesi, vaziyeti tanıtımlık (jenerik) bir ifadeye dönüşüyor. Bir takma isimdir.
Bu gerçekten IMF’nin kendisi olabileceği gibi aynı içerikte Çin, Rusya veya daha başka bir ülke ya da grup ile yapılacak anlaşmaları ifade eder. Tıpkı bir zamanlar, ‘Sana’nın bütün margarinlerin tanıtımlık ismi olduğu gibi ya da ‘Bankamatik’in bütün banka ATM makinelerinin tanıtımlık ismi olduğu gibi.

İşte bugün İdare’nin geldiği yolun mecburi durağı budur.
Cari anlayış içerisinde, başka da bir çıkar yolları yoktur. Bu ısırıktan kurtulabilmenin tek ama tek bir yolu vardır. O da, içinde bulunduğumuz cari değersayımı (paradigmayı) terk etmektir. Borca Dayalı Para Sistemi’ni (BDPS) lağvetmektir. Faizi ortadan kaldırmaktır. Ne faiz almak ne de faiz vermektir.

Eğer bir şekilde yeni bir ‘IMF Anlaşması’ yapılırsa, bu imza, ülkemizin en az 80 yılını esaret altına sokmak olur. Bu durumda esaret, 22. yüzyıla kadar sürer. Ve aynı zamanda böyle bir anlaşma, İdare’nin jübile törenine dönüştürülür.

İşte burada ve birçok platformda yapmaya çalıştığımız iş, bu cendereye girmeden idareyi uyarmaktan ibaret olan bir iştir. Bu bir hatırlatma ve bir öğüttür. Zamanında söylenmiş ve yazılmış sözlerdir.

İş işten geçtikten sonra ağlayıp sızlamanın veya öğüt vermenin bir şey ifade etmeyeceğinin bilinci ile yazılmaktadır. Tam zamanında yazıldığına inanıyoruz.

Genel olarak söylediklerim, dördüncü ısırıktan kurtuluş reçetesidir. Ya böyle yapacaksınız ya da böyle yapmalısınız. Kurtuluşun başka yolu yok!

İşte, cari sistemde kalınca çok özetle yaşanılanlar ve muhtemelen farklı versiyonları ile yaşanabilecek olanlar bunlardır. Tabi sizler çok farklı okumalar yapıp farklı sonuçlara da ulaşabilirsiniz.
Ama ne derler; Halep orada ise arşın burada. Zaman arşındır ve çok çabuk geçer!

İsteseniz bana aldırmayın ve bekleyin.
Ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.

Süreç sürüyor nasıl olsa.
Umarım yanılan ben olurum.

Vesselam

Prof. Dr. Mete Gündoğan